Twit

Başlarda gereksiz gelmişti şu an şuradayım, şimdi sağ adımımı attım, oturdum klozete,ınngh... lup... falan yazan tipler yüzünden de kurcaladıkça takip etmenin faydalı olduğu insanlar olduğunu keşfettim. Daha çok iş amaçlı takip ediyorum aslında spor camiasını komple followladım güzel haberler alınıyor ara ara bakınca. Bir de oraya yazmak daha kolaymıi, arada yazarım herhalde ara ara. Takip edin işte.

Mim

Mimlenmişim madem yazalım birşeyler. Denek Hayatım mimlemiş.

1) Lakabın var mı varsa nedir?

Mehmet ismini taşıyan nüfus yoğunluğunun büyük oranında olduğu gibi benim de en küçük yaştan itibaren daimi sahip olduğum lakabım Memo. Tabi buna lakap denemez aslında bir hitap şekli daha çok. Zaman zaman Memocan, Memoş gibi haller de aldığı görülür. Asıl lakap ise lisede vardı başlarda çok sinir olduğum. Saçlarım kıvırcık ve gür olduğundan ilk kim demişti bilmiyorum ama koyun diye bir lakap kalmıştı üzerimde. Sonra sonra silindi neyse ki. Şu an düşünüyorum da yok sanırım lakabım. Memo işte.

2) Son zamanlarında diline dolanan şarkı?

Yok galiba, zira pek öyle "müzüksüz yaşayamaaaaam" "müzük olmadan hayat olmaaaaaz" diyen tiplerden olmadığımdan pek sık müzik dinlemiyorum. Lakin Bandista'nın Yan Babilon'unu söylerim bazen öyle yürürken. Bir de dün gece dinlediğim Ufuk-Ercan : Yellenme Üzerine takılabilir ilerleyen günlerde.

3) En son ne zaman ve neye/kime aşık oldun?

Kediye, köpeğe, dağa taşa diyerek politiklik yapmaktansa cevap vermemeyi tercih ediyorum.

4) En son okuduğun kitap/film?

Aynı anda iki kitap okuyanlardanım ben de.
Haliçte Yaşayan Simonlar - Hanefi Avcı
Kuruluş - Prof. Dr. Halil İnalcık

Son izlediğim film de Grown Ups

5) Son zamanlarda en çok özlediğin...

Bomboş bir kafayla bomboş bir hafta.

6) Bir günlüğüne ünlü biri (oyuncu/şarkıcı/politikacı vs) olma hakkı tanınsaydı kim olurdun?

Hiç öyle hayran olduğum bir insan olmadı. Gerçi zaman zaman düşündüğüm olmuştur şunun hayatı nasıldır lan diye de, bilemedim şimdi. Ama İlber Ortaylı hoca olmak isteyebilirdim. Topkapı Sarayı'nın normalde girilemeyen her yerini gezerdim. Hocanın elinde olan yazmaların, kitapların vs yeni Türkçe çevirilerinin de fotokopisini falan alırdım oh mis.

7) Yarın sabah ki ilk planın?

Kahvaltı - duş - otobüs - metro - şirket, sabahki programa ve bültene hazırlanış yeni gün için bilgisayarda yer açış şeklinde klasik sabah shiftinde olduğum gün planı.

8) En sevdiğin huyun?

Kafamda sürekli plan program yapıp her saati planlayarak yaşamam.

9) Şuanki bölümünde/mesleğinde olmasan ne olurdun?

Biyolog olurdum belki en nihayetinde diploma sayesinde kazandığım ünvan. Biyolog olsana diye tutturanlar da rahatlardı.

10) Okurken en zevk aldığın 3 blog ?

http://lafiguzaf.blogspot.com/
http://bakpostacigidiyor.blogspot.com/
http://salsabasket.blogspot.com

Forma

Bu sene Beşiktaş'lılar gerçekten bir değişik oldular. Birkaç haftadır gözlemliyorum, CSKA Sofya gibi sikimsonik Bulgar takımını İnönü'de ancak 90'da atıp 1-0 yeniyorlar, ertesi gün sokakta formayla geziyorlar. Bizden beraberliği son anda kurtarıyorlar, stadda yaptıkları sevinç gösterileri yetmiyor yine ertesi gün formayla geziyorlar. Hadi biz Fenerbahçe'yiz, bizden deplasmanda beraberlik almaya bu kadar sevinmelerini bir parça anlayabiliyorum da e be arkadaş Antalyaspor'u yine İnönü'de yine 90'da gol atarak 2-1 yendikten sonra da formayla gezmeyin yahu. Anladık ilk defa forma almak için bu kadar büyük sebepleriniz oldu (Guti, Quaresma) ama komik oldu artık.

Boardwalk Empire


Bugün torrent ortamına 1. sezon 1. bölümü düşmüş olan bir HBO dizisi Boardwalk Empire. Martin Scorsese, Mark Wahlberg ve The Sopranos'un yaratıcısı Terence Winter tarafından yapımcılığı üstlenilen, en azından ilk bölümü Martin Scorsese tarafından yönetilen bir dizi olarak direk özel bir yere oturmuştu izlemeden bile. Hemen indirip izledim de ve diyebilirim ki 2011 Emmy ödül töreninde en iyi drama ödülü açıklanırken "And Emmy goes toooo........Boardwalk Empireeeeeeee" diye bir anons duyacağızdır. Yazın bir kenara, benden tavsiye çılgınlık haline gelmeden de izleyin, sonra hava atarsınız "Ohoo ben ta ne zamandır izliyorum daha ilk yayınlandığı haftaydı." falan diye.

HAYIR - Madde 125

İşte geldik zurnanın zırt dediği maddelerden birine. Upuzun bir maddeye çok kısa cümlelerle ekler yapılıyor ve askeriyenin düzeni o kadar sarsılıyor ki dikkatli incelemek lazım. Maddeyi görelim önce.

"İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır. (Ek hüküm: 13.8.1999-4446/2 md.) Kamu hizmetleri ile ilgili imtiyaz şartlaşma ve sözleşmelerinde bunlardan doğan uyuşmazlıkların millî veya milletlerarası tahkim yoluyla çözülmesi öngörülebilir. Milletlerarası tahkime ancak yabancılık unsuru taşıyan uyuşmazlıklar için gidilebilir.

Cumhurbaşkanının tek başına yapacağı işlemler ile Yüksek Askerî Şûranın kararları yargı denetimi dışındadır. Ancak, Yüksek Askerî Şûranın terfi işlemleri ile kadrosuzluk nedeniyle emekliye ayırma hariç her türlü ilişik kesme kararlarına karşı yargı yolu açıktır.

İdarî işlemlere karşı açılacak davalarda süre, yazılı bildirim tarihinden başlar.

Yargı yetkisi, idari eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimi ile sınırlı olup, hiç bir surette yerindelik denetimi şeklinde kullanılamaz. Yürütme görevinin kanunlarda gösterilen şekil ve esaslara uygun olarak yerine getirilmesini kısıtlayacak, idarî eylem ve işlem niteliğinde veya takdir yetkisini kaldıracak biçimde yargı kararı verilemez.

İdarî işlemin uygulanması halinde telafisi güç veya imkânsız zararların doğması ve idarî işlemin açıkça hukuka aykırı olması şartlarının birlikte gerçekleşmesi durumunda gerekçe gösterilerek yürütmenin durdurulmasına karar verilebilir.

Kanun, olağanüstü hallerde, sıkıyönetim, seferberlik ve savaş halinde ayrıca millî güvenlik, kamu düzeni, genel sağlık nedenleri ile yürütmenin durdurulması kararı verilmesini sınırlayabilir.

İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür."

Bold cümleler maddeye eklenen cümleler. Bu değişiklik sonucunda askeriyedeki ihraçlar yargıya taşınabilmiş olacak. Kısacası en genel nedenle irticai faaliyetler nedeniyle ordudan uzaklaştırılan bir subay yargıya gidip zaten diğer maddelerle yargı kontrol altına alındığından görevine geri dönebilecek. Artık kimse Fethullahçı olduğu için ordudan atılamayacak. Böylece orduyu içerden ele geçirmek için faaliyet gösteren yapılanmalar daha rahat çalışabilecek. Militarist bir insan değilim fakat ordunun ülkenin bütünlüğü ve ilkelerin korunması noktasındaki önemli rolünü biliyorum. Bu rolü yoketmek isteyen kişilerin çalışmalarını kolaylaştıran değişikliğe hayır diyorum.

HAYIR - Madde 94

Belki de şeklen yapılması en gerekli olan değişiklik bu. Ha ne işe yarayacak derseniz ortadaki bir saçmalığı ortadan kaldırmış olacak bu değişiklik. Madde çok uzun ve çok küçük bir bölümü değiştiriliyor o yüzden ilgili paragrafı koyuyorum.

"Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanı için, bir yasama döneminde iki seçim yapılır. İlk seçilenlerin görev süresi iki, ikinci devre için seçilenlerin görev süresi ise o yasama döneminin sonuna kadar devam eder."

Maddenin eski halinde boldladığım yer ikinci devre için seçilenlerin görev süresi ise 3 yıldır şeklinde belirtilmiş. Şimdi değişikliğin işe yaradığı kısma gelelim. Bildiğiniz üzere 2007 yılında yapılan anayasa değişikliğiyle yasama süresi 5 yıldan 4 yıla indirildi. E bu durumda her biri birer milletvekili olan TBMM Başkanı ve Başkanlık Divanı üyelerinin de 4 yıl sonunda mutlak değişmesi gerekiyor. Madde eski haliyle durursa garip bir durum oluşuyor. TBMM Başkanı'nın milletvekilliği bittiği halde bir yıl daha başkanlığı devam mı edecek bilemiyorum. Referanduma gerek olmadan tüm meclisin ortak kararıyla değiştirilebilecek bir madde tabi bu. Referandum oyuna sunulmasına hiç gerek yok.

HAYIR - Madde 84

İşte en tehlikeli değişikliklerden birisine geldik. Ziyadesiyle saçma olan bir değişiklik aynı zamanda ama altındaki amacı farkedince değiştirenler tarafından ne kadar mantıklı bir koruma olduğu görülüyor. Görelim maddemizi.

"İstifa eden milletvekilinin milletvekilliğinin düşmesi, istifanın geçerli olduğu Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanınca tespit edildikten sonra, Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunca kararlaştırılır.

Milletvekilliğinin kesin hüküm giyme veya kısıtlanma halinde düşmesi, bu husustaki kesin mahkeme kararının Genel Kurula bildirilmesiyle olur.

82 nci maddeye göre milletvekilliğiyle bağdaşmayan bir görev veya hizmeti sürdürmekte ısrar eden milletvekilinin milletvekilliğinin düşmesine, yetkili komisyonun bu durumu tespit eden raporu üzerine Genel Kurul gizli oyla karar verir.

Meclis çalışmalarına özürsüz veya izinsiz olarak bir ay içerisinde toplam beş birleşim günü katılmayan milletvekilinin milletvekilliğinin düşmesine, durumun Meclis Başkanlık Divanınca tespit edilmesi üzerine, Genel Kurulca üye tam sayısının salt çoğunluğunun oyuyla karar verilebilir.

Partisinin temelli kapatılmasına beyan ve eylemleriyle sebep olduğu Anayasa Mahkemesinin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararında belirtilen milletvekilinin milletvekilliği, bu kararın Resmî Gazetede gerekçeli olarak yayımlandığı tarihte sona erer. Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı bu kararın gereğini derhal yerine getirip Genel Kurula bilgi sunar. "

Boldladığım kısım maddeden çıkartılıyor. Değişikliğin kabulü halinde nasıl bir durum ortaya çıkıyor hayal edelim. Bir milletvekili yaptığı eylemler nedeniyle partisinin kapatılmasına neden olmuş. Demek ki anayasaya aykırı eylemlerde bulunmuş. Belki bölücü teröre hizmet etmiş belki irticaya farketmez. Sonucunda partisi kapatılmış. Bu durumda bu adam anayasaya aykırı yaptığı eylemlerden dolayı yargılanmalıdır değil mi? Eski durumda yargılanabilir milletvekilliği düşer, dokunulmazlığı kalkar, paşa paşa yargılanır.

Yeni maddeyle ne olacak? Parti kapatıldıktan sonra bu suçlu milletvekillerinin milletvekilliği düşmediği için hemen ardından kurulan yeni parti çatısı altında birleşecekler. Yine mecliste kalmaya, dokunulmazlıktan faydalanmaya devam edecekler. Böylelikle ülkenin sağlığı için zararlı eylemleri daha cüretkar, daha açık, daha yoğun yapabilecekler. Çünkü korkacakları birşey olmayacak. Parti kapansın ne farkeder hemen yenisi kuruluyor. Yeni seçim döneminde de zaten seçileceği garanti olan bir bölgeden aday olması yeterli. Tekrar seçilip bir dönem daha dokunulmazlığı ele geçirdikten sonra sorun yok. Ülkeyi satarak cebini doldurmaya devam.

Gerçekten en tehlikeli maddelerden birisi bu. Sırf bu madde için bile HAYIR denir açıkçası.

HAYIR - Madde 74

En gereksiz değişikliklerden biri de bu aslında. Yine bir zaten başka kanunla mevcut olan durumu anayasa maddesine ekleyerek değişiklik pakedini büyütme, saf kitleye demokratikleşme makyajı gösterme amacı güden bir değişiklik. Değiştirilmiş haliyle Madde 74'e bakalım.

"Vatandaşlar ve karşılıklılık esası gözetilmek kaydıyla Türkiye’de ikamet eden yabancılar kendileriyle veya kamu ile ilgili dilek ve şikâyetleri hakkında, yetkili makamlara ve Türkiye Büyük Millet Meclisine yazı ile başvurma hakkına sahiptir.

Kendileriyle ilgili başvurmaların sonucu, gecikmeksizin dilekçe sahiplerine yazılı olarak bildirilir.

Bu hakkın kullanılma biçimi kanunla düzenlenir.

Herkes, bilgi edinme ve kamu denetçisine başvurma hakkına sahiptir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına bağlı olarak kurulan Kamu Denetçiliği Kurumu idarenin işleyişiyle ilgili şikâyetleri inceler.

Kamu Başdenetçisi Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından gizli oyla dört yıl için seçilir. İlk iki oylamada üye tam sayısının üçte iki ve üçüncü oylamada üye tamsayısının salt çoğunluğu aranır. Üçüncü oylamada salt çoğunluk sağlanamazsa, bu oylamada en çok oy alan iki aday için dördüncü oylama yapılır; dördüncü oylamada en fazla oy alan aday seçilmiş olur.

Bu maddede sayılan hakların kullanılma biçimi, Kamu Denetçiliği Kurumunun kuruluşu, görevi, çalışması, inceleme sonucunda yapacağı işlemler ile Kamu Başdenetçisi ve kamu denetçilerinin nitelikleri, seçimi ve özlük haklarına ilişkin usul ve esaslar kanunla düzenlenir."

Kırmızı olan cümle çıkartılıp bold kısım ekleniyor. Öncelikle bu değişiklikle ortaya çıkan çelişkili durumu ortaya koyalım. Kamu Başdenetçisi diye bir mevki yaratılıyor. Bu mevkiye halk idarenin uygulamalarından şikayetçi olarak başvurabilecek. Fakat Kamu Başdenetçisi'ni TBMM yani en merkezi idare seçmiş olacak. Özetle bu Kamu Başdenetçisi hükümetin adamı olacak. Hükümetin seçtiği kişinin kendisine gelen başvurularda hükümetle ve hükümetteki partinin üyelerinin yaptığı uygulamalarla ilgili olanlara nasıl karar vereceğini tahmin etmek pek de zor değil. Milletin gazını alma, demekratikmiş gibi yapma çabasından başka birşey değil.

Değişiklikteki diğer bir saçmalığı görmek için de 24 Ekim 2003 Tarihli Resmi Gazet'de yayınlanarak yürürlüğe giren "Bilgi Edinme Kanunu"'nu hatırlamak yetecektir. Zaten bu kanuna göre isteyen kişi bilgi edinme amaçlı devlete soru sorabiliyorken bu kanunun bir özetini bir de anayasa maddesine sokuşturmanın göz boyamaktan, iyi birşeyler yapıyormuş gibi göstermekten başka amacını göremiyorum. Ana amacı gizlemek için dikilen dev çiçekler gibi bu maddeler. Güzelliklerine aldanmamak lazım.

HAYIR - Madde 54

Baktığımızda ne kadar da hoş bir değişiklik gibi geliyor Madde 54. Sanki işçi hakları açısından güllük gülistanlık bir ortam yaratacakmış gibi. Bakıyoruz maddeye.

"Toplu iş sözleşmesinin yapılması sırasında, uyuşmazlık çıkması halinde işçiler grev hakkına sahiptirler. Bu hakkın kullanılmasının ve işverenin lokavta başvurmasının usul ve şartları ile kapsam ve istisnaları kanunla düzenlenir.

Grev hakkı ve lokavt iyi niyet kurallarına aykırı tarzda, toplum zararına ve millî serveti tahrip edecek şekilde kullanılamaz.

Grev esnasında greve katılan işçilerin ve sendikanın kasıtlı veya kusurlu hareketleri sonucu, grev uygulanan işyerinde sebep oldukları maddî zarardan sendika sorumludur.

Grev ve lokavtın yasaklanabileceği veya ertelenebileceği haller ve işyerleri kanunla düzenlenir.

Grev ve lokavtın yasaklandığı hallerde veya ertelendiği durumlarda ertelemenin sonunda, uyuşmazlık Yüksek Hakem Kurulunca çözülür. Uyuşmazlığın her safhasında taraflar da anlaşarak Yüksek Hakem Kuruluna başvurabilir. Yüksek Hakem Kurulunun kararları kesindir ve toplu iş sözleşmesi hükmündedir.

Yüksek Hakem Kurulunun kuruluş ve görevleri kanunla düzenlenir.

Siyasî amaçlı grev ve lokavt, dayanışma grev ve lokavtı, genel grev ve lokavt, işyeri işgali, işi yavaşlatma, verim düşürme ve diğer direnişler yapılamaz.

Greve katılmayanların işyerinde çalışmaları, greve katılanlar tarafından hiçbir şekilde engellenemez."

Boldladığım yerler maddeden çıkartılıyor ve bu değişikliğin faydası olarak grev hakkının önündeki engellerin kalkması gösteriliyor. İlk çıkartılan cümleden yola çıkarak böyle bir grev durumunda işyerine maddi zarar verilirse işçilerin sendikalar tarafından yalnız bırakılabileceğini görüyorum. Zaten sendikalara duyulan güven bu kadar azken bir de böyle bir tedirginlik yaratmak yine işçi-sendika arasındaki bağı zayıflatır.

Çıkartılan ikinci cümleden sonra da baktığımızda siyasi grev yapılabileceği, işyeri işgal edilebileceği, verim düşürme, iş yavaşlatma gibi direnişler yapılabileceği anlamı çıkıyor ortaya değil mi? Yer mi peki bunları yapmak? Bunları yapan işçinin zaten başına ne geleceğini bilmiyor muyuz? Bu eylemlere karşılık TCK'da kaç madde vardır bir araştırmak lazım. Kaldı ki değiştirilen bir önceki madde sonucunda zaten uyuşmazlıklar böyle bir grev noktasına kadar gelemeyecek Hakem Kurulu kararıyla hükümetin çıkarları maksimum gözetilerek çözümlenecektir. Farazî bir değişiklik olmuş kısacası. Göz boyamadan başka birşey değil.

HAYIR - Madde 53

Madde 53 en cin maddelerden biri. Bir yandan kaşıkla verirken kepçeyle almayı bırakın kazanı önünüzden kaldırıyor. Önce maddeyi görelim.

İşçiler ve işverenler, karşılıklı olarak ekonomik ve sosyal durumlarını ve çalışma şartlarını düzenlemek amacıyla toplu iş sözleşmesi yapma hakkına sahiptirler.

Toplu iş sözleşmesinin nasıl yapılacağı kanunla düzenlenir.

128 inci maddenin ilk fıkrası kapsamına giren kamu görevlilerinin kanunla kendi aralarında kurmalarına cevaz verilecek olan ve bu maddenin birinci ve ikinci fıkraları ile 54 üncü madde hükümlerine tabi olmayan sendikalar ve üst kuruluşları, üyeleri adına yargı mercilerine başvurabilir ve İdareyle amaçları doğrultusunda toplu görüşme yapabilirler. Toplu görüşme sonunda anlaşmaya varılırsa düzenlenecek mutabakat metni taraflarca imzalanır. Bu mutabakat metni, uygun idarî veya kanunî düzenlemenin yapılabilmesi için Bakanlar Kurulunun takdirine sunulur. Toplu görüşme sonunda mutabakat metni imzalanmamışsa anlaşma ve anlaşmazlık noktaları da taraflarca imzalanacak bir tutanakla Bakanlar Kurulunun takdirine sunulur. Bu fıkranın uygulanmasına ilişkin usuller kanunla düzenlenir.

Aynı işyerinde, aynı dönem için, birden fazla toplu iş sözleşmesi yapılamaz ve uygulanamaz.

Memurlar ve diğer kamu görevlileri, toplu sözleşme yapma hakkına sahiptirler.

Toplu sözleşme yapılması sırasında uyuşmazlık çıkması halinde taraflar Kamu Görevlileri Hakem Kuruluna başvurabilir. Kamu Görevlileri Hakem Kurulu kararları kesindir ve toplu sözleşme hükmündedir.

Toplu sözleşme hakkının kapsamı, istisnaları, toplu sözleşmeden yararlanacaklar, toplu sözleşmenin yapılma şekli, usulü ve yürürlüğü, toplu sözleşme hükümlerinin emeklilere yansıtılması, Kamu Görevlileri Hakem Kurulunun teşkili, çalışma usul ve esasları ile diğer hususlar kanunla düzenlenir.

Kırmızı olan bölümler maddeden çıkartılırken arkasından gelen bold kısım ekleniyor. Şimdi saf bir gözle bakıldığında memurlara toplu sözleşme hakkı geliyormuş gibi okunabilir bu değişiklik. Fakat daha dikkatli incelendiğinde maddede işçiler ve memurlar açısından ortaya çıkan tuzak görülür. Toplu sözleşme görüşmelerde malumunuz genellikle hükümetle sendikalar anlaşamaz kolay kolay. Asgari müşterekte buluşmaya çalışırlar, pazarlık yaparlar kıyasıya. Bu pazarlıklar sonucunda da anlaşma çıkmazsa Uyuşmazlık Kurulu'na bu maddede geçen isimle Kamu Görevlileri Hakem Kurulu'na gidilir. Sendikaların bu kuruldan çıkan karara itiraz etme hakkı vardır. Bu düzenlemeyle zaten hükümetin kontrolü altında olan bir kurul hükümetin taraf olduğu bir mevzuda son karar merci olacak ve itiraz kabul edilmeyecek. Hakem Kurulu'ndan çıkan karar adeta kanun hükmünde olacak. Böylelikle hükümet pazarlık masasında kazanamadıklarını en kötü ihtimalle Hakem Kurulu kararıyla kazanmış olacak. Herşey hükümetin istediği gibi olacak. Hükümetin istediği işçi ve memur için iyi mi olacak bir düşünmek lazım.

HAYIR - Madde 51

Açıkçası değişikliğine tam olarak anlam veremediğim bir madde Madde 51. Maddeye bakalım önce.

"Çalışanlar ve işverenler, üyelerinin çalışma ilişkilerinde, ekonomik ve sosyal hak ve menfaatlerini korumak ve geliştirmek için önceden izin almaksızın sendikalar ve üst kuruluşlar kurma, bunlara serbestçe üye olma ve üyelikten serbestçe çekilme haklarına sahiptir. Hiç kimse bir sendikaya üye olmaya ya da üyelikten ayrılmaya zorlanamaz.

Sendika kurma hakkı ancak, millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlâk ile başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması sebepleriyle ve kanunla sınırlanabilir.

Sendika kurma hakkının kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunda gösterilir.

Aynı zamanda ve aynı iş kolunda birden fazla sendikaya üye olunamaz.

İşçi niteliği taşımayan kamu görevlilerinin bu alandaki haklarının kapsam, istisna ve sınırları gördükleri hizmetin niteliğine uygun olarak kanunla düzenlenir.

Sendika ve üst kuruluşlarının tüzükleri, yönetim ve işleyişleri, Cumhuriyetin temel niteliklerine ve demokrasi esaslarına aykırı olamaz."

Boldladığım kısım değişikle maddenin metninden çıkarılıyor. Yani bu değişiklik gerçekleştiği takdirde işçi ve memurlar birden fazla sendikaya üye olabilecek. Peki bu ne işe yarayacak dediğimde net bir cevap bulamadım. Cevap bulamayınca da akıl yürütmek zorunda kalıyorum.

Öncelikle sendikaları gözden geçirelim. Mesela DİSK ve HAK-İŞ kendi haklarını koruma noktasında bile neredeyse anlaşamayacak derecede zıt sendikalar. Bir işçi eğer ikisine birden üye olabilecekse bu adamın kafası karışıktır. Kafası karışık işçilerin çoğalması, sendikaların üye paylaşımı durumunda da sendikacılığın güçsüzleşeceğini düşünüyorum. Aslında üzerine çok da fazla düşünmeye gerek olmayan bir değişiklik. Zira sendikacılık şu an ne kadar işe yarıyor? Sendikaya üye olan işçilerin başına neler geliyor? Öncelikle bu sorular üzerine kafa yormak lazım.

HAYIR - Madde 41

Madde 41'e yapılan ekleme gerçekten çok tuhaf. Öncelikle değiştirilmiş haliyle Madde 41'i görelim.

"Aile, Türk toplumunun temelidir ve eşler arasında eşitliğe dayanır.

Devlet, ailenin huzur ve refahı ile özellikle ananın ve çocukların korunması ve aile planlamasının öğretimi ile uygulanmasını sağlamak için gerekli tedbirleri alır, teşkilâtı kurar.

Her çocuk, korunma ve bakımdan yararlanma, yüksek yararına açıkça aykırı olmadıkça, ana ve babasıyla kişisel ve doğrudan ilişki kurma ve sürdürme hakkına sahiptir.

Devlet, her türlü istismara ve şiddete karşı çocukları koruyucu tedbirleri alır."

Anayasa değişikliği pakedinin birinci maddesini incelediğim yazıda da verdiğim kaynaklar ve mevcut kanunları tekrar koymak lazım mı bilmem ama tekrar gözden geçirelim. "Çocuk Koruma Kanunu" diye bir kanun mevcut. Bu kanun zaten çocuğu her türlü istismardan korumak ve ilgili tedbirleri almak amacıyla 2005 yılından beri yürürlükte. Buna rağmen bu kanun yetmiyor da öz ve temel bir metin olması gereken anayasanın bir maddesine adeta bu kanunun çok kısa bir özeti eklenerek bir madde daha değiştirilmiş oluyor ve anayasa değişikliği pakedi kabartılmış oluyor. Üzerinde fazla da söz söylemeye gerek yok aslında, zaten mevcut olan kanunu anayasaya sokmaktır bu değişiklik. Ne kadar gereklidir?

HAYIR - Madde 23

Bana göre diğer maddelerdeki değişiklikler yapıldıktan sonra iktidar açısından amacı yerine kendiliğinden gelecek olan bir değişiklik olan 23. maddedeki değişikliğe bir göz atalım.

Herkes, yerleşme ve seyahat hürriyetine sahiptir. Yerleşme hürriyeti, suç işlenmesini önlemek, sosyal ve ekonomik gelişmeyi sağlamak, sağlıklı ve düzenli kentleşmeyi gerçekleştirmek ve kamu mallarını korumak; Seyahat hürriyeti, suç soruşturma ve kovuşturması sebebiyle ve suç işlenmesini önlemek; Amaçlarıyla kanunla sınırlanabilir. Vatandaşın yurt dışına çıkma hürriyeti, ancak suç soruşturması veya kovuşturması sebebiyle hâkim kararına bağlı olarak sınırlanabilir. Vatandaş sınır dışı edilemez ve yurda girme hakkından yoksun bırakılamaz.

Görüyoruz ki zaten suç soruşturma ve kovuşturması sebebiyle diyerek kritik bir durumda olan bir kişinin yurtdışına çıkışının yasaklanabileceği belirtilirken bir de bu yasak çıkarılabilmesi için hakim kararı isteniyor. Bu madde kabul edildikten sonra olabilecek bir durum hayal edelim. Birisi hakkında suç duyurusu vardır. Diyelim dolandırıcılık yaptığı iddia ediliyordur. Gözaltına alınır ve tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılır. Eski maddeye göre şu dakikadan itibaren normal bir şekilde yurt dışına çıkması yasaktır. Fakat yeni maddeyle hakim kararı gerekecek, belki hakim kararı çıkana kadar arkadaş çoktan ülke sınırları dışına çıkacaktır. Belki de zaten anayasa değişikliği pakedindeki diğer değişiklikler sayesinde ele geçirilen yargının hakimleri bu kararı hiç çıkarmayacaktır. Böylece eski maddeyle ülkeden kaçması zorlaşacak olan bu kişi elini kolunu sallaya sallaya istediği yere gidebilecektir. Ne güzel dünya.

HAYIR - Madde 20

İkinci maddemiz Madde 20. Neymiş değişen Madde 20?

Herkes, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz.

Millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlâkın korunması veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması sebeplerinden biri veya birkaçına bağlı olarak, usulüne göre verilmiş hâkim kararı olmadıkça; yine bu sebeplere bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de kanunla yetkili kılınmış merciin yazılı emri bulunmadıkça; kimsenin üstü, özel kâğıtları ve eşyası aranamaz ve bunlara el konulamaz. Yetkili merciin kararı yirmidört saat içinde görevli hâkimin onayına sunulur. Hâkim, kararını el koymadan itibaren kırksekiz saat içinde açıklar; aksi halde, el koyma kendiliğinden kalkar.

Herkes, kendisiyle ilgili kişisel verilerin korunmasını isteme hakkına sahiptir. Bu hak; kişinin kendisiyle ilgili kişisel veriler hakkında bilgilendirilme, bu verilere erişme, bunların düzeltilmesini veya silinmesini talep etme ve amaçları doğrultusunda kullanılıp kullanılmadığını öğrenmeyi de kapsar. Kişisel veriler, ancak kanunda öngörülen hallerde veya kişinin açık rızasıyla işlenebilir. Kişisel verilerin korunmasına ilişkin esas ve usuller kanunla düzenlenir.

Bold kısım değişiklikte eklenen paragraf. Özetle ne diyor kişisel verilerimizi kimse kopyalayamayacak, istediğimizde ulaşabileceğiz vs. Yani fişlenme olmayacak artık. Şimdi gelelim bu maddenin konuşundaki saçmalığa. Türkiye'nin de imzaladığı Otomatik Olarak İşlenen Kişisel Veriler Bakımından Bireylerin Korunması Hakkında Sözleşme 1981 yılında Avrupa Konseyi tarafından imzaya açılmış, 1985 yılında yürürlüğe girmiştir. Türkiye bu sözleşmeyi imzalamasına rağmen bu sözleşmeyi onaylamamıştır çünkü onaylayabilmesi için gerekli kanunu bir türlü çıkarmamıştır.

Buna rağmen AB uyum yasaları çerçevesinde Adalet Bakanlığı tarafından düzenlenen Kişisel Verilerin Korunması Kanunu Tasarısı 7 Nisan 2008 tarihinde kabul edilip 22 Nisan 2008 tarihinde TBMM Başkanlığı'na gönderilmiş fakat bir türlü kanunlaşmamıştır.

Ayrıca 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren Türk Ceza Kanunu'nda kişisel verileri hukuka aykırı olarak kaydetmek ve başkalarına vermek zaten suç olarak kabul edilmiş durumda. 5 yıldır bir durumu suç olarak kabul ediyoruz ama neredeyse 2 buçuk yıldır bu suçu önlemek için çıkarılması gereken kanunu çıkarmıyoruz. Şimdi de anayasa değişikliği pakedini şişirmek için anayasanın ilgili maddesine bir paragraf ekliyoruz. Bu paragraf bence olsa da olur ama olmasa da önemli olan Kişisel Verilerin Korunması Kanunu'nu çıkarıp TCK'daki ilgili maddeyle birlikte etkin bir şekilde uygulamaktır. Bu sağlandığı takdirde zaten anayasada böyle bir paragraf bulunmasına gerek kalmayacaktır.

HAYIR - Madde 10

12 Eylül'e sayılı günler kala hem tarafım belli olsun hem de vatana millete faydalı bir işim dokunsun diye kendi halimce anayasa değişikliği paketindeki değişiklikleri yorumlayıp, birçoğunun aslında ne kadar saçma ve gereksiz bir şekilde sırf referandum olsun diye değiştirilmiş maddeler olduğunu, geri kalanların da yeni haliyle kabul edilmesi halinde gelecek için ne derece tehlikeli olduğunu anlatmaya çalışacağım. Belki daha önce birçok yerde okumuşsunuzdur bu tarz değerlendirmeler ama olsun kendi araştırmam olsun bu da. İlk maddemiz Madde 10

Neymiş değiştirildikten sonraki "made 10" : Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür. “Bu maksatla alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz.” “Çocuklar, yaşlılar, özürlüler, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleri ile malul ve gaziler için alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı sayılmaz.” Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz. Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.

Boldladığım yer eklenen kısım. Yani 1982 anayasasındaki haliyle yokmuş o cümleler. Şimdi bakalım bu cümleler ne kadar gerekli. Çocuklardan başlayalım. 3 Temmuz 2005'te kabul edilip 15 Temmuz 2005'te resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren 5395 numaralı bir "Çocuk Koruma Kanunu"'muz mevcut. Ne diyor bu kanun?

Madde 1 - (1) Bu Kanunun amacı, korunma ihtiyacı olan veya suça sürüklenen çocukların korunmasına, haklarının ve esenliklerinin güvence altına alınmasına ilişkin usûl ve esasları düzenlemektir.


Kanunun tamamını okumak için : http://www.mevzuat.adalet.gov.tr/html/1527.html

Yaşlılarla devam edelim. Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu'nun internet sitesinde mevcut olan bir yazıdaki derlenmiş bilgiler yaşlılarla ilgili kanunlarımızdaki durumu çok net gösteriyor. Neymiş?

B. Sosyal güvenlik bakımından özel olarak korunması gerekenler

MADDE 61.– Devlet, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleriyle, malûl ve gazileri korur ve toplumda kendilerine yaraşır bir hayat seviyesi sağlar.

Devlet, sakatların korunmalarını ve toplum hayatına intibaklarını sağlayıcı tedbirleri alır.

Yaşlılar, Devletçe korunur. Yaşlılara Devlet yardımı ve sağlanacak diğer haklar ve kolaylıklar kanunla düzenlenir.

Devlet, korunmaya muhtaç çocukların topluma kazandırılması için her türlü tedbiri alır.

Bu amaçlarla gerekli teşkilat ve tesisleri kurar veya kurdurur.

100 Dk.

İftara bir saat kala, cuma akşamı Taksim'den başlayan trafik Taksim-Zeytinburnu arasnı 1 saat 40 dakikaya çıkarıyormuş. Allah kahretsin ulan 1 saat 40 dakika nedir olm? Edirne'ye falan gidilir o sürede. Bir de baş ağrısıyla iyice çekilmez oluyor tabi. 100 dakika yahu yuh be.

Machete

Robert Rodriguez'e olan sevgim pek derindir. Kendisi zaten sevdiğim Hollywood aleminde yaptığı işlerle daha da üst mertebeye çıkmış müstesna bir abimizdir. Spy Kids gibi filmler de yapabilir, Planet Terror de.. Planet Terror'de fragmanını görerek yıllardır "Lan bunun fimi olsa güzel olur aslında be, olur mu acep?" dediğimiz Machete'yi de...

Sonunda geldi Machete vizyona ve tabi ki ilk gününde izlendi tarafımdan. Tecavüzcü tipine rağmen önceki filmlerinden de pek sevdiğim, özellikle Desperado'daki bıçakçı psikopat rolüyle gönlümüzde taht kuran Danny Trejo sanırım ilk defa başrol olarak bir filmi sürüklüyor. Tüm mimiksizliğine ve donukluğuna rağmen oyunculuğu o kadar ilginç bir karakterde ki hiç sırıtmıyor rolde. Tam o rolün adamı açıkçası. Oyunculardan girmişken gerçekten çok hoş ve derin bir oyuncu kadrosu var filmin. Robert De Niro , Michelle Rodriguez , Jessica Alba , Jeff Fahey , Lindsay Lohan , Cheec Marin ve bu tarz filmler açısından bakıldığında adeta ustalara saygı kuşağı şeklinde Steven Seagal.. Genel kanıyı oyuncular açısından tersine çeviren bir film olmuş aynı zamanda. Steven Seagal ve Robert De Niro kötü rollerdeyken, Danny Trejo iyi rolde oynuyor.

Filmin konusuna gelirsek de Meksika-ABD sınırındaki kaçak işçi ve uyuşturucu trafiğini tam anlamıyla elinde tutmak isteyen büyükbaşların tiyatrosuna tesadüf eseri düşen efsanevi kahraman Machete'nin bu oyunu bozma ve üç yıl önce başına gelenlerin intikamını alma çabası şeklinde özetlenebilir. Çok derinlemesine girilmese de bayağı bir politik eleştiri de mevcut filmde. Göçmenlik sorunu, uyuşturucu problemi, Amerikan politikacılarının çürümüşlüğü ve göçmenlerin özleriyle Amerikalı olma çizgisinde gidip gelişleri inceden, kalından eleştirilmiş. Machete tam anlamıyla herşeyiyle kaliteli bir B Movie olmuş. Jeneriğinden sonuna kadar, kadrajlar olsun renkler olsun kurgu olsun herşeyiyle B tipi aksiyon filmlerinin tüm özellikleri var. Rodriguez gibi bir ağabey yaptığı içinse genel B tipi filmlerdeki kalitesizlik yok tabi. Rodriguez'in şiddet anlayışını da açıkçası çok seviyorum. Bu fimde de bolca patlayan kafalar, kopan kollar, deşilen gözler falan görebilirsiniz. Amerikanların "Machete" dedikleri palamsı koca bıçakla kol kesildiğinde benim gibi "Oyhhş" şeklinde tepki verebilenlerdenseniz film çok doyurucu bu açıdan.

Fazla uzatmadan bağlıyayım. Çok şey anlatıp da spoilera kaçmayayım. Danny Trejo'nun psikopata bağlayışını izlemek, Robert De Niro'yu Teksas'lı şerefsiz senatör olarak görmek, Steven Seagal'ı kılıç dövüşü yaparken görmek, hiçbiri olmazsa Michelle Rodriguez, Jessica Alba, Lindsay Lohan üçlüsüyle göz gönül açmak için izlenir bu film aga. Gidin, gittirin...

Pierre Alexandre 1

Merhaba, benim adım Pierre. Göbek adımın Alexandre olduğunu tahmin ediyorum ama henüz bana böyle bir sesleniş gelmediğinden tahminde kalıyor.


Medyatik bir kişilik olarak bir televizyon kanalında doğdum da nasıl becerip havalandırmaya düştüm inanın ben de bilmiyorum. Zira henüz 1 haftalıkken naptığını pek bilemiyor kedi. Havalandırmadan düştüğüm odanın tavanında ne kadar kaldım bilmiyorum ama uzun bir süre biri sesimi duysun da çıkarsın beni diye bağırındım durdum. Acıktım susadım ama bağırmaya devam ettim. Çıkarmaya çalışanlar olduğunu da farkediyordum aslında ama ulaşamıyorlardı bana. Sonunda üstünde oturup bağırdığım süngerin önündeki delikten bir kafa çıktı. Ve göz göze geldik.

Hayatımda ilk defa böyle bir cins görüyordum. Hayatım dediğim de topu topu 7 gün ya neyse. "Napıyorsun lan salak?" dedi ve beni aldı süngerin üstünden. Patisinin ortasını ancak dolduruyordum. Çekti aldı beni oradan. Ben hala bağırmaya devam ediyordum tabi ne bileyim hırlı mıdır hırsız mıdır almış taşıyor bir yerden bir yere. Önce bir kutuya bıraktı, sonra başka bir kutuya.. Sonra bir baktım önüme beyaz bir sıvı koydu üstüme başıma bulaştırdım hep. Ne bileyim ben tabağa basınca döküleceğini. Yapış yapıştı bir de öeh pis oldum.Sonra öyle uyumuşum biraz böyle kocaman depo gibi bir yerin içinde durduğum derin kutunun içinde...Kafama bişey dokundu, açtım gözümü, yine o...

Devam edecek...

Panorama

Basketbolsever bir insan olarak eskiden oturup aslında yalan söylemiyeyim aklıma geldiğinde oturup pazar akşamları izlediğim Basketbol Panorama programını yönetmeye başlamam sanki böyle severek izlediğiniz bir oyuncuyla falan tanışıp arkadaş olmak gibi sanki... Arkadaş da arkadaşı yönetir hem di mi? Ezcümle izleyin lan programı insan izlesin diye çekiyoruz... Bir dünya insan çalışıyor. Pazar akşamları 22:00-00.00 arası SKYTURK'te

Neden yazamıyorum?

Şimdi şöyle bir şey var; yazamıyorum çünkü.. ulan buna bile birşey yazamıyorum. Düşünün işte öyle bir kitlenme hali var birkaç aydır. Açıkçası kilidi açmak için de fazla kafamı yormuyordum. Uzun zamandır kafa yorduğum pek birşey yok zaten. İşimi yapıyorum, işimde yeni şeyler öğreniyorum, self improvement is masturbation saçmalığını dikkate almayarak bir sürü şey öğrenmeye çalışıyorum.

Yazmaktan çok okuyorum aslında. Belki de iki işi bir arada yapamıyorum şimdilik, okur-yazar olamıyorum, okurluk kısmı daha eğlenceli geliyor. Fakat işte okur-yazar mertebesine ulaşabilmek için öncelikle kovayı doldurmak gerektiğini düşünüyorum. Yeterince dolduktan sonra yazarlığa da başlarım zaten kovadaki sudan faydalanmak isteyenler olabilir diye. Blogda yazmayı yazarlık kabul edemiyorum açıkçası. Bu konuda çok diyeceğim var aslında da, boşver. Hasan İzzettin Dinamo'nun Kutsal İsyan ve Kutsal Barış olarak toplamda kimi baskıya göre 11 kimi baskıya göre 9 cilt tutan seriyi 30 yıla varan bir çalışmanın ürünü olarak ortaya koyduğunu düşününce son zamanlarda matbaada baskı fırsatı bulmuş bir takım kağıtların kitap, o kağıtlar üstünde harfleri bir araya getiren kişilerin de yazar payesi alması beni derin düşüncelere itiyor. Belki de muhafazakâr bir tavırla bazı şeylerin bu kadar kolay olması canımı sıkıyor...

Zenci Gücü


Bu sene iyi zenci yaptı be...



Bloggin?

Ben düzenli birşeyler yazmayalı blog yazmanın, takip etmenin modası geçmiş galiba. 103 izleyici var ve son 3 üç gündür düzenli olarak birşey yazmama rağmen en fazla 30 kişi giriyor bloga. Giren de yorum morum yapmadan çıkıyor zaten. He ben yine aklıma geldikçe yazarım birşeyler de birşey oldu da akım mı değişti ben kaçırdım orayı ondan sordum.

seviyorum sizi

"Ay şekerim televizyon izlemiyorum, sadece belgesel kanallarına bakıyorum, belgesel izliyorum." diyen insanlara "Benim işim televizyon ve sürekli televizyon izliyorum, uyurken de belgesel kanalı açıyorum." diye cevap versem ne derlerdi? Ha burdan belgeseli küçümsediğim anlaşılmasın da, türüne göre ben de severim. Lakin mevzu farklı. Bu kardeşler çok radikaldir, Babil'in Asma Bahçeleri'nden çıkmazlar, hayatın ekseninde gezinir, sienbisieye yatarlar.

Hesaplıyız.biz

Metrodan ineceği istasyonda çıkış trenin sonuna denk geldiğinde trene son kapıdan, başına denk geldiğinde ilk kapıdan binen insanlara selam olsun. Özellikle kader ortaklığı yaptığım, muhtemelen beni de kendilerinden biri sanan lakin istasyondan çıkışta zıt yönlerde uzaklaştığımız Yıldız Teknik Üniversitesi Davutpaşa Kampüsü öğrencleri... Biz güzel insanlarız. Küçük hesaplar olsa da, hayatı hesaplı yaşamaya çalışanlarız...

Panini Virtual Sticker Album

Dünya Kupası'ndan muhabbete girmişken, öfkemi dile getirdikten sonra sevgimi de dile getireyim. Euro 96'yla başlayan bir hevesti benim için turnuvalarda çıkartma albümü biriktirmek. Euro 96 albümü hala bir yerlerde durur evde. Yaş ilerledikçe tabi daha az ilgilenmeye başlamıştım, bütçe planlamasında da çıkartma almaya para ayırmak zor bir hale gelince son yıllarda tümden bırakmıştım albüm işini. Bu sene çözüm gelmiş FIFA'dan...

http://en.stickeralbum.fifa.com/game/flash
adresinden Panini Virtual Sticker Album oynamaya başlayabilirsiniz. O yılların çıkartma albümü biriktirme işinin sanalını yapmışlar. Çocukluğunda bu işle uğraşanlarda bağımlılık yapabiliyor

Bir Güney Afrika Bir İsrail


Biraz çirkinleşeceğim için öncelikle özür dilerim. Lakin şu aleti icat edenin, üretime sunanın, fabrika sahibinin, satanın, alanın, üfleyenin yedi ceddini eşşekler siksin. Bir halk tüm dünyayı kendinden nefret ettirmeyi nasıl bu kadar kolay başarır. İsrail devlet olarak ne kadar insanlık suçu işliyorsa Güney Afrika'daki orospu çocukları da ona yakın bir seviyeye çıkmaya başladı. Ne nefes varmış pezevenklerde arkadaş 90 dakika nerenden üflüyosun o kadar havayı. Götler!

20 Nisan 1453 ve Dikilitaş

Son zamanlarda - son zamanlar dediğim de son bir yıl falan - tarihe karşı farklı bir ilgi duymaya başladım. Bu ilginin getirisi olarak da bol bol tarih okuyorum haliyle de okumalar sonucu yıllardır yanından geçtiğim bir yerin tüm kaynakların da doğruladığı tarihteki ilginç olaylardan birinin gerçekleştiği yer olduğunu farketmem düne denk geldi.

20 Nisan 1453 günü İstanbul kuşatması tüm ağırlığıyla sürerken Papalık'ın teşvikiyle 4 yardım gemisi İstanbul açıklarına gelmiştir. Güçlü Osmanlı donanması yardımın İstanbul'a girişine engel olmak için kaptan Baltaoğlu Süleyman Paşa komutasında büyük bir mücadele vermektedir. Fatih Sultan Mehmet de bu deniz savaşını kıyıdan izlemektedir ki bu kıyı Zeytinburnu kıyılarıdır. Sonunda 4 yardım gemisi kuşatmayı delerek Haliç'e giriş yapar ve Osmanlı ordusunda fetihe olan inancın zayıflamasına ve gemilerin karadan yürütüleceği bir sürecin başlamasına neden olur. Bu deniz savaşı başarısızlığı sonucunda tüm kaynaklar Fatih Sultan Mehmet'in atını büyük bir sinirle savaşı izlediği yüksek mevkiden denize doğru sürdüğünü yazar. Şimdi farkettiğim noktaya gelirsek, Zeytinburnu'nda Dikilitaş diye bir mevki vardır. Bu mevkide gerçekten de 2 metre kadar bir dikilitaş vardır ve üzerinde Fatih Sultan Mehmet İstanbul'un fethi sırasında karargahını burada kurmuştur minvalinde birşeyler yazar. Bu dikilitaşın bulunduğu yerin denizden yüksekliğini ve 20 Nisan 1453'teki karşılaşmanın gerçekleştiği açıkları düşününce Fatih'in savaşı bu noktadan izlediğini düşünmek zor değil. Atını denize sürdüğü güzergah da muhtemelen Dikilitaş'tan Kazlıçeşme'ye doğrudur. Yıllardır geçtiğim bu yerlerde kim bilir daha nice ilginç olaylar meydana gelmiştir fakat en azından bunu görmek insanı farkındalığın sevincine götürüyor.
20 Nisan 1453'teki olayla Mavi Marmara olayının da bazı yönlerden benzerlikler taşıdığı görülse de olayın yaşandığı tarih ve bir savaş hali olması nedeniyle, ayrıca gelen 4 yardım gemisinin de Osmanlı donanmasına ateşle karşılık verdiğinin bilinmesiyle birbirine karıştırmamak gerekir. Evet, o 4 gemi Mavi Marmara gibi yiyecek vs taşımaktadır fakat aynı zamanda birer savaş gemisi teçhizatıyla donanmayla savaşmışlardır. Böyle bir karşılaştırma duymadım, okumadım tabi de hani belki benden sonra da birinin aklına bu benzerlik gelir de tarihe izansız saldırma dürtüsüyle Fatih de İsrail gibi yapmıştı diyen çıkar diye belirteyim dedim.

Fulya sözüm sana

Bloga neredeyse hiçbirşey yazmadığım şu uzun süreçte analytics'in gösterdiği üzere en çok "Fulya Akıncı" yazıp aratılarak ziyaret edilmiş olmam ne acayip. Meğer ne çok arayanın varmış Fulya. Son 1 ayda 29 kişi bak tam sayı da vereyim.

adım adım amcalığa

Yorgun argın işten dönerken apartman girişinde öpüşen genç çifti rahatsız ederek eve girdim ya amca olma yolundaki önemli bir eşikten daha geçmiş oldum.

Çatla Patla! Olmadı bi daha!


İş başvurusu yapıla!

Kollu Facit

Geçenlerde aklıma düştü Facit denen alet. Bir zamanlar bu ülkeden facit geldi geçti. Annemin iş yerine gittiğim okul öncesi zamanlarda tanışmıştım Facit'le. Tam olarak nasıl çalıştığını şu an hatırlamasam da tuşlara basıp bir takım sayılar yazmak ve kolu çevirdikçe sayıların değiştiğini görmek o dönem pek eğlenceliydi. Dosya taşımak için kullanılan tekerlekli acayip raflarda kurulan yatakta öğle uykusu aldığım acayip dönemlerdi.

Sonraları öğrendiğime göre kolu çevirmek 4 işlem yapmaya yarıyormuş fakat hangi işlem nasıl bir çevirmeyle yapılıyor halen bilemiyorum. Yine son zamanlarda öğrendiğime göre benim o muhtemelen 92-93 yıllarında gördüğüm, devletin önemli kurumlarından biri olan Emekli Sandığı'nda o tarihte kullanılan bu kollu Facit'ler 1954 modelmiş. Dile kolay neredeyse 40 yıllık aletlerle dört işlem yapılıyormuş bir zamanlar devlet kurumlarında.

Şimdilerde muhtemelen antikacılarda bulunuyordur bu kollu Facit'lerden ama fiyatları hakkında hiçbir fikrim yok ve açıkçası aramaya üşenen bir insan olduğumdan kelli birisi söylemedikçe de öğrenme ihtimalim yok. Lakin birisi dese ki makul bir fiyata kollu Facit'im var alır mısın? Fiyatta anlaşırsak neden olmasın derim. Durur evin bir kenarında, aklımın bir kenarında kaldığı gibi teknolojinin bu çok ilginç hesaplama basamağı.

Deneme 1-2 seeh ah pazartesisalıçarşamba

Çok ara verdim yazmaya da dönüyorum dönüyorum az kaldı. Birikmiş olsa gerek birşeyler.

İktisadi Bir Gerçek Olarak Fenerbahçe

Anadolu Üniversitesi Yayınları'ndan çıkan İktisada Giriş kitabından alıntıdır: Grafiği koyamayacağım kusura bakmayın.

"Yandaki grafik bize Türkiye'de enflasyon oranının 1959-2008 döneminde izlediği seyri gösteriyor. Grafikte görülen taralı alanlar ise Fenerbahçe'nin şampiyon olduğu futbol sezonlarını ifade ediyor. Grafiğe göre, Fenerbahçe'nin ligde iyi perfomans gösterdiği dönemlerde enflasyon oranı düşüyor
kötü performans gösterdiği dönemlerde ise, genellikle enflasyon yükselme eğilimine giriyor. Sizce birkaç sezon üst üste Fenerbahçe'yi daha sezon başında şampiyon ilan ederek Türkiye ekonomisini enflasyon sorunundan kurtarmamız mümkün mü?"

Kitabın bu kısmını içine alan ünitenin yazarı sayın Prof. Dr. Mustafa Özer sizi saygıyla selamlıyor cevabımı buradan veriyorum. Mümkün olur da gerek yok. Boşverin biz oynayalım ligde. Böylesi daha eğlenceli 35 metreden goller falan.

Şaka yapma lan

Bir 1 Nisan'ı saçma şakalara maruz kalmadan bitirmenin mutluluğu içindeyim. Hala 1 Nisan'da şaka yapan kaldı mı bir de yahu?

İstanbul'un Resmi Öğrenci Filmleri Platosu

İstiklâl Caddesi'nde ve Meydan'da her türlü kamerayla çekim yapmak yasaklansa sinema sektörü ağır yara alır ama bir şekilde yaralarını sarıp kaldığı yerden yoluna devam eder. Lakin asıl olan İstanbul'daki yüzlerce biçare sinema öğrencisine olur. Ödev-proje dönemlerinde kafası kesildiği halde ölmeyen tavuk gibi koşuştururlar ortalıkta. Şimdi öyle mi ya? Kamerayı tripodu kapan Meydan'a vuruyor kendini. Kim bilir şimdiye kadar kaç öğrenci filminde figüranlık yaptınız? Hiç düşündünüz mü?

Totoşunu Yerim


Ne güzel insansın lan Volkan.

God Of War

Reklam panolarında, bilboardlarda, metro istasyonlarında bir oyun reklamını görebildiğimiz günler de geldi sonunda. Hatta geçenlerde sinemada da bir oyun reklamı görmüştük neydi hatırlamıyorum şimdi Yiğit hatırlar. Güzel hareketler bunlar.

Aylık Akbil Şımarıklığı

Uzun zamandır aylık akbil yüklemiyordum ama baktım zaten 55 liradan fazla gidiyor her ay sonunda Mart ayıyla beraber aylık akbile kavuştum. Bu kavuşma haliyle insanın üzerine aylık akbil şımarıklığı getiriyor. Bu şımarıklık şöyle birşeydir ki Taksim'den Şükrü Saraçoğlu'na insanı füniküler-tranvay-vapur-tren şeklinde 4 vesaitle her vesaitte oturarak ve mümkün olduğunca az yürüyerek götürür. 5-10 dakika görüşüp fotoğraf makinesi almak için hanımla Aksaray metroda buluşacakken metronun içinden çıkıp sonra geri dönerken tekrar akbil bastırır. Seviyorum aylık akbil şımarıklığını.

Sevgili İzleyiciler

Bir aydır hiçbir şey yazmamış olmama rağmen izleyici sayımın artması, 100 e ulaşması bir parça ilginç geliyor. Eski yazılar çok fazla tamam, ama son birkaç aydır ayda 3-5 yazı ancak var. O ayda birkaç yazının yüzü suyu hürmetine mi izleniyorum acaba. İlginç yine de.

İstiyorum Bunu.


Bana bunu alsa keşke biri. Pahalı da lan. Ama çok güzel yahu. Ağzımın suyu aktı.

Mr. Nasreddin

Kapitalizmin amansız neferi Nasreddin Hoca dosyası yakında burada... Araştırma, kafa toplama, vakit lazım.

Soğukçeşme


Parke taş arasından yetişen çimen güzeldir, Soğukçeşme en güzeldir.

Kitab-ül Hiyel

Hiyel demek hiyle demek bir yerde. Mekanik ilmi anlamının yanında hile ile doğaya karşı koymak, doğa kurallarına yapılan icatlarla meydan okumak da demek hiyel. Hiyelkâr kişi aynı zamanda hayalperest olmalıdır ki yeni hiyleler aklına getirebilsin, yeni düşler kurmalıdır ki hiyel ilminde ilerleyebilsin.

İhsan Oktay Anar ne kadar büyük bir hayal ustası olduğunu ilk kitabı Puslu Kıtalar Atlası'nda kanıtlamıştı. İkinci kitabı Kitab-ül Hiyel'de de aynı zamanda ne kadar büyük bir hiyel ustası olduğunu gösteriyor. Yine öykülerimiz İstanbul'da geçmektedir. Bu kez Konstantiniyye yerine Dersaadet ismi kullanılmış Şehr-i İstanbul'un. Tarih olarak da 19. yüzyılla 20. yüzyıl başı arasındaki 3 kuşak seçilmiş. Önce Yafes Çelebi, ardından Yafes Çelebi'nin mirasını bıraktığı kölesi Calûd ve en son da Calûd'un evlatlığı Üzeyir'in hayatlarını rivayetler ve söylenceler ışığında dinlerken arka planda da tarihin akışını ve dönemin önemli olaylarını görebiliyoruz. Vaka-yi Hayriye, Cadde-i Kebir(İstiklâl Caddesi)'de Fransız tiyatrosunun açılması, Tepebaşı'ndaki Sponek Birahanesi'nde ilk film gösteriminin yapılması gibi olaylar arka planda gerçekleştikçe nesil de bir sonrakine atlıyor.

Romanın en güçlü yanı - tabi ki dilini saymıyorum bile - bu 3 önemli mucitin hayatını anlatmasının yanında yapıkları veya yapmayı tasarladıkları icatların detaylı anlatımlarıyla beraber yine bizzat İhsan Oktay Anar'ın çizdiği planları ve resimleri. Çizimler olmasa belki de birçok sayfa sıkıcı bir mühendislik kitabından alınmış parçalar haline gelecekken çizimler sayesinde icatları kolayca anlıyor ve öyküden kopmamayı başarıyorsunuz.

Uzun uzun öyküleri anlatacak değilim ama şu kadarını söylemek gerekirse Uzun İhsan Bey'in hayal ettiği bu 3 hiyel ustasının hayatlarını râviyân-ı ahbar ve nâkilan-ı âsârdan okumak farklı bir tecrübe olacaktır. Denemekte fayda var.

Şehzadebaşı

video

Fotoroman

MSM'den verilen bir ödev sonucu ilginç bir proje daha çıkarmak üzereyim. Fotoğraflarla öykü anlatma olayı. Hani eski fotoromanlar vardır ya, işte öyle fotoğraflar çekip bunları kurgu programında birleştirip film haline getirmemiz gerekiyor. Stop-motion değil yalnız karışmasın. Dublaj, müzik, efekt vs olabilir.

Benim filmin adı da "Şehzadebaşı". 3. Murad'ın iki aylıkken boğdurulan şehzadesinin ağzından yaşayamadıklarına olan özlemi. İlginç birşey olacak sanırım. Haftasonuna biter.

inmek için düğmeye basınız

Otobüsten inerken o durakta benden başka inen olmamışsa ve otobüse de kimse binmemişse kendimi kötü hissediyorum. Koca otobüs benim için yavaşladı, durdu, kapı açıldı ben indim, kapı kapandı, tekrar harekete geçti, hızlandı falan nerden baksan 30sn-1 dk arası bir süreyi çalıyorum otobüsteki insanlardan ve önümüzdeki duraklarda o otobüse binmek için bekleyenlerden. En iyisi son durakta inmek. O yüzden işe ve Taksim'e gitmeyi seviyorum.

Bob Marley

Şimdi öncelikle belirtelim ki esrar kesinlikle hem fiziksel hem de ruhsal bagimlilik yaratan bir uyusturucudur. İçmeyiniz içirmeyiniz diyerek teknik takibe takılma durumunda götü kurtarayım ve konumuza geçeyim.

Halk arasında en genel adıyla esrar olarak bilinen bu mel'un uyuşturucu bitkinin gözlemlediğim üzere çok farklı isimleri mevcut. Bu isimlerden de hangisinin kullanıldığı kullanan kişinin esrara olan yakınlığı ve genel sosyo-psikolojik durumuna göre farklılık göstermekte. Şöyle açıklamak gerekirse düzenli bir şekilde bu uyuşturucuyu kullanan kişiler esrardan bahsederken "Takılmak" ,"Sigara" ve zaman zaman "Ot" kelimelerini kullanmaktayken yaşı geçtiği halde ergenlik psikolojisinin etkilerini üzerinden atamamış olan bünyelerde çok farklı ve saçma kelimeler ortaya çıkmakta.

Normalinden en garibine doğru gitmek gerekirse "Cigara","Sarma", "Cigaralık", "Pafküf", "Anten", "Moko", "Koko", "Mokoko", "Cugara" ve en garip olarak "Bob Marley". Böyle örnekler daha çoğaltılabilir ve iki farklı kesimi birer cümleyle örneklemek gerekirse;

-Hadi bugün alışveriş yapalım da "takılalım".

-Hacıııı geçen bir "Bob Marley" içmişiz var yaaa geçenki "Mokoko"dan beri böyle olmamıştı ajan öldük resmen.

Örnek cümlelerde de görüldüğü üzere kullanılan kelimeler garipleştikçe karakterde de bir yavşama, bir mallaşma baş göstermekte. İnsanoğlunun çeşitli mallıklarına anlayış gösteriyorum genelde fakat bir uyuşturucu maddeye sırf onu kullanıyordu diye ünlü bir şarkıcının ismiyle hitap etme mallığını gerçekten anlayamıyorum. Hanımın da bu duruma olan yorumu ve sorgulaması daha matematiksel ve mantık çerçevesindeydi ki "Ot gibi 2 harflik bir kelime varken iki kelimeden oluşan yabancı bir özel ismi kullanmak niye?"

Teknolojik Atılım Hamlesi

Uzun zamandır teknoloji ürünü olarak aldığım tek şey laptop soğutucusuydu ki bu alet benim için bugün aldıklarımdan çok daha elzemdi. Bacak yakan laptop ısısını bilirsiniz. Neyse bacaklarımı ve genel olarak üreme sistemimi laptopun kavurucu etkilerinden kurtardıktan uzun zaman sonra sonunda bugün yeni bir teknolojik atılım hamlesine kalkıştım.

Zorunluktan oldu aslında. İzin gününde evden çıkmamaya ve bütün gün internet-kitap,dergi-film üçlemesi arasında gidip gelmek isteyen bünye modemin bozulmasıyla herşeye rağmen kalkıp alışverişe gidebildi. Modem teknolojisini oldukça geriden takip eden ben, yıllara meydan okuyan kablolu modemimden sonunda vazgeçmiş ve kablosuz modeme geçiş yapmıştım. Kablosuz modem alarak teknolojik alışveriş gazına kapıldıktan sonra eve gelince uzun zamandır aklımda olan ve böyle bir gaz bekleyen diğer ürüne bakmaya başladım. Sonuç olarak yarın da 1 TB'lık harici hard diskim geliyor ve bir dahaki zorunluluğa ve yeni bir teknolojik atılım hamlesine kadar ihtiyaç biriktirmeye başlıyorum. Oh yes.

bofluk yazardı msdosta boşluk yerine

Space çok önemli bir tuş. Vallahi bakın. Space tuşu takılarak çalışan, ikinci üçüncü basışta işlevini yerine getiren bir klavyede senaryo yazmaya çalışırsanız şu anki halet-i ruhiyemi anlayabilirsiniz. En sinir bozucu şeyler listesi çıkarsam kesinlikle ilk sayfada yer alır. Sırasından emin olamadım şimdi zira çok sinir bozucu şey var ama kesinlikle ilk sayfada yer alacaktır "Space Tuşu Takılarak Çalışan Klavye".

Puslu Kıtalar Atlası

1992 yılında yazılmış, 1994 yılında basılmış benim tarafımdan ancak 2009'un son günlerinde okunmaya başlanmış ve 2010'un gelmesiyle biten bir kitab-ül şahane. Daha önce çok sefer duymama, çok methedilmesine rağmen şimdiye kadar okumamış olmam biraz benim eşşekliğim biraz da çok övülene karşı oluşan soğukluğa bağlanabilir. Geç olması hiç olmamasından iyidir diyelim.

İhsan Oktay Anar'ın ilk kitabı olan Puslu Kıtalar Atlası gerçekten Türk edebiyatı içinde çok farklı bir yerde. Dil olarak, anlatım olarak, kurgu olarak ve içindeki tarih bilgisi olarak gerçekten farklı ve başarılı. Daha önce de tarihi roman okumuştum ama tabi bu romanı tarihi roman diye kategorize de etmemek lazım. Tarih bilgisinden çok faydalanıyor, çoğunlukla 1600'ler İstanbul'unda geçiyor fakat aynı zamanda inanılmaz bir düşsellik var içinde. Bir yandan o dönemin Galata'sında yürürken bir yandan çok değişik masal ülkelerinde düşsel bir uçuşa geçebiliyorsunuz. Yazarın da zaten Uzun İhsan Efendi karakterine yüklediği düş gücü romanın temelini oluşturuyor. Herkes, herşey, tüm dünya Uzun İhsan Efendi'nin düşleridir aynı bu romanın tamamiyle (Uzun) İhsan Oktay Anar Efendi'nin düşlerinin ürünü olması gibi.

238 sayfa ortalama kaç dakikada okunabilir diye düşünürsek sayfa başına 1.5 dakika desek 360 dakikaya yakın bir süre çıkar karşımıza ama bu romanda 238 sayfanın başlarında anlatıma ve dile çabuk adapte olabilirseniz bu süre yarısına kadar düşecektir. Öyle de akıcı ve ardını merak ettirici bir roman. 8 ciltlik bir Kutsal İsyan'dan çıktıktan sonra eski Türkçe'ye Osmanlıca'ya aşina olan benim için de öyle oldu diyebilirim. Resmen farkında olmadan Osmanlıca öğreniyorum ya ona şaşıyorum.

Neyse efendim; Uzun İhsan Efendi ve oğlu Bünyamin merkezli olmak üzere Alibaz -nam ı diğer Efrasiyab - , Ebrehe, Hınzıryedi vs. birçok karakterin kendi hikayeleriyle ana hikayeye dahil olmaları ve kendi hikayeleri bittikten sonra bile aslında ana hikayenin içinde ne kadar önemli bir parça olduklarını gördüğümüz adeta bir yap boz gibi parçalar bir araya geldikçe romanın sonunda herşeyin yerli yerine oturduğu bir roman Puslu Kıtalar Atlası. Tekrar tekrar okunmasında fayda var. Şiddetle tavsiye.

Kutsal Damacana 2 - İtmen

Şunun şurasında 20 gün kalmış, 22 Ocak'ta sinemalardaymış Kutsal Damacana'nın devamı...


sinema - fragman - kutsal damacana 2 yeni fragman izlesene.com

 


Templates Novo Blogger 2008