çok ayıp

Galiba yaşlandım. Gerçi hep içimde 40 yaşında bir amca var derdim de en azından metroda şurda buda elele dizdize oturan, öpüşüp koklaşan çiftleri görünce "cık cık cık" demezdim.

Kutsal İsyan

Hasan İzzettin Dinamo'nun hayatını harcayıp oluşturduğu iki büyük eserden ilki olan Kutsal İsyan'ı sonunda bitirebildim (Diğeri de Kutsal Barış) ve üstüne birkaç şey söylemek, tanıtmak istedim. 8 ciltlik bu seri bizi mütareke yıllarında alır, zaman zaman daha öncesine, Mustafa Kemal'in gençlik dönemlerine ve o yıllarda Balkanlar'da yaşanan karışık duruma götürür geri getirir ve kaldığı yerden devam eder. Zaman normal çizgisine dönünce de dediğim gibi mütareke yıllarından, Kurtuluş Savaşı'nın başlangıcına ve sonunda 9 Eylül'de İzmir'e girilmesine kadar süren muhteşem bir serüvene götürür.

Adeta bir dizi izliyormuş gibi her bölümünde farklı bir noktaya odaklanırız Anadolu'da. Antep, Adana, İzmir, Eskişehir, Sivas... Olaylar ordan oraya giderken biz de her bölümde ordan oraya gideriz ama hiç kafa karışıklığı yaşanmaz. Arada İstanbul'a da döneriz tabi ve esir şehrin insanlarının psikolojisini görüp, o şartlarda bile Anadolu'ya yardım etmek için uğraşanları okuruz.

Romanın en önemli özelliği çoğunlukla gerçeklere dayanıyor olması ve büyük bir araştırma sonunda ortaya çıkması. Bir çok mektup, telgraf, yazışma vs olduğu gibi kitapta yer alıyor. Çoğunlukla günümüz Türkçe'sine çevrilmiş fakat yine de birçok yerde dil ağır gelebilir ve anlaşılmayabilir yazılanlar. Yine de anlamaya uğraşmaya değer. Tabi bu kadar gerçeklere dayanırken romancılık yönünü de es geçmemiş yazar ve akıcı, okunan bir roman dili oluşturmuş.

Kemal Tahir'i okuyup sevdiyseniz Kutsal İsyan da muhtemelen hoşunuza gidecektir. Hem de Kemal Tahir romanlarından daha çok gerçeğe dayanmasıyla bir roman okuyorken farkında olmadan Türkiye'nin belki de en önemli 3-4 yılıyla ilgili çok detaylı bilgiler edinmiş ve adeta o dönemi yaşayarak öğrenmiş olacaksınız. Tam kitap tanıtım yazısı gibi oldu da gerçekten çok sevdiğim için yazmak istedim böyle birşey. Benim gibi tarih okumayı, öğrenmeyi sevenler varsa birkaç ayını bu seriye versin ve her biri 500 küsür sayfadan 8 cildi okusun. Sonunda bana teşekkür eder. Bu arada fotoğraftaki halini bulamazsınız muhtemelen çünkü yeniden basıldı seri farklı kapakla daha kaliteli olarak. Fotoğraf baba yadigarı olarak bende de bulunan halinden. Okurken sayfalarının ayrılmasıyla, daktilo harfleriyle yazılmasıyla, saman kokusuyla tarih kitabı okurken belki de atmosfer yaratmaya yardım ediyordu. Bulabilirseniz o halini alın tabi.

Geri Dönenler zombi filmi ismiydi galiba

Ne zamandır birşey yazamıyordum ki ne zamandır olduğunu bir alttaki yazının tarihine bakarak görebiliriz. Baktık 9 Aralık. Maşallah yani 3 hafta olmuş tabi ondan önceki yazının tarihinin de 25 Kasım olması Aralık ayında bununla beraber 2 yazı yazmış olduğum anlamına geliyor ki zamanında ayda 30-35 yazı yazan benim için çok olağandışı bir durum.

Aslında yazmamanın özel de bir nedeni yoktu. Düşünmeye üşendiğim bir dönemdi sanırım aklıma yazacak birşey gelmiyordu ve gelmesi için de uğraşmıyordum açıkçası. Arada tabi yine tespitler oluyordu ama arkadaş arasındaki geyiklerden buraya taşmıyordu. Bir de mutlu olma faktörü var ki hep derler insan mutluyken yaratıcı olamaz diye. He bir de çalışma etkisi de var tabi ki. Çalışan insanın beyni de meşgul olur, vakti de az olur, yaratıcılığa vakti kalmaz.

Çalışmak diyince evet çalışmaya başladım. Öğrenen herkes tam senlik işmiş diyor. Bence de öyle gayet eğlenerek ve rahat çalışıyorum şimdilik umarım değişmez bozulmaz. Ha şimdi merak ettiniz napıyor bu dalyarak diye. SKYTURK spor servsindeyim efendim. İşlerim özellikle basketbol olmak üzere sporu takip etmek, haber montajı yapmak, maç yayını olduğunda rejiye girmek, program hazırlamak vs.

İşte böyle bir durumdayız efendim. Yeni yıla az vakit kala böyle bir yazıyla geri döneyim istedim. Yeni yılla beraber belki eski günlere dönüş olur zira 95 izleyici var yahu az da değil. İnsanlar merak etmiş bu herif ne yazıyor bir bakalım izleyelim demiş ama ben yazmıyorum. Bir görev yüklemese de üstüme inceden bir mahçubiyet hissettim. Neyse artık, telafi ederiz. Hadi öptüm.

Radyocu

Salı günleri SKYTURK'te gece yarısı 00.15-00.30 arası başlayan Radyocu programına bir göz atın. Programın içeriğinde parmaklarım olmakta. Yer yer sesim de yayına çıkmakta.

@

İşe gittiğinde MSN'deki kişisel iletisine @work yazan insanlar var. Gören de sanar ki Los Angeles'da bir plazadan giriyor internete. Ne bileyim öğle yemeğini Sunset Bulvarı'nda yiyecek falan. Üstü açık kırmızı spor arabası da kendine ait park yerinde bekliyor. Halbuki gitsen baksan bildiğin bir ofiste beyaz İkea masanın üstünde duran LCD monitöre bakmaktalar. İşteyim de bari.

yuvarlak delik

Dünyanın tüm yanından geçen insanın içtiği sigara içenin parmakları arasında sallanırken vücuduna ya da kıyafetine deyerek kâh yuvarlak bir kumaş yanığı kâh yuvarlak bir yara kabuğu sahibi olan insanları birleşin. Sigara firmalarına dava açsanız üç beş birşey kazanacağınızı düşünüyorum.

on parmak

ICQ'dan başlayarak - elbette MIRC'i de unutmamak lazım - MSN Messenger'a uzanan yolda insanoğlunun en büyük kazanımlarından birisi de 10 parmak klavye kullanımı oldu. Özellikle blgisayar öncesi dönemi düşündüğümüzde 10 parmak daktilo yazmak ve bilgisayarın hayata girmesiyle 10 parmak klavye kullanmak özellikle sekreterler için mutlaka sahip olunması gereken, aranan bir özellikti. Bu sohbet programlarının yıllar içinde insan beynine yaptığı etki sonucu sanırım artık öyle bir aranan özellik kalmadı. Zira zaten herkes otomatik olarak 10 parmak Q klavye kullanabiliyor. Kullanmayan da bi MSN yüklesin iki "kız mesenesi" bir aya parmakları alışır. Görüntülü konuşma yapmamak lazım tabi. Kamera açılabilir ama ona engel yok. Hmm ya da tekrar düşündüm de kamera da açılmasın 5 parmak öğrenilir yoksa.

Cenap Şahabettin

Herşey bu kadar mı üst üste gelir lan. Önce dün İnönü'ye gittim. Maç sonunda bizle dalga geçmeye çalışan karga beyinlilerle yapılan makara haricinde sonuç malum. Bugün önce oynadığım bahis son maçtan ibne gs'nin 82. dakikada yediği golle yattı. Hayatımda belki de ilk kez Galataaray'ın gol atmasını istedim. GS'ye bahiste bile güvenilmez bunu anladım. Sonra açıköğretimle ilgili kayıt tarihini kaçırdığımı mazeretli kayıt diye bir şeyle uğraşacağımı öğrendim. Şu an da elektrik kesik şarj bitmek üzere uyarı veriyor. dıııııııt...

Zorbalıkla Maç Kazanmak

Çok heyecanlı süren bir maç aynı heyecanla berabere bitmiş uzatmalara hazırlanmak için takımlar benchlerine çekilmişken daha birkaç gün önce bizi zorbalıkla maç kazanmakla suçlayan zümrenin insanlıktan nasibini almamış güruhunun yaptıklarını görünce normal sürenin bitimine kadar o organizmaların nasıl olay çıkarmadan durduğuna hayret eder buldum kendimi.

Fenerbahçe benchi arkasındaki güruhun iki kişiye karşı akın etmeye kalkması ve üstlerine ellerine ne gelirse fırlatmalarıyla başlayan olay karşı pota arkasından atlayarak Fenerbahçe benchine meyleden, koşan cisimlerden öndekinin tırsıp geri kaçtıktan sonra arkasından gelenin Terence Kinsey'e yumruk atmasıyla alevlendi. Kinsey haliyle sakinliğini koruyamayarak saldırgana aynı dilde cevap vermeye kalkınca sahaya yağan maddeler 19.05.2007 tarihinde Mecidiyeköy'de yaşananları hatırlattı. Sağanak yağmurda şemsiyesiz kalmış basketbolcularımız soyunma odasına gitti ve maç garip bir kararla yaklaşık 15-20 dakika sonra uzatmalardan itibaren devam etti. Tribünlerin kesin olarak boşaltılması gerekirken ve oyuncularımız can güvenliği endişesi yaşarken sadece saha içindeki koltuklarda oturan ve aslında olaylara müdahil olmayan kadınlı çocuklu ailelerin tribüne çıkartılarak maçın oynatılması gerçekten garipti. Demek ki kısmi tribün boşaltma diye bir uygulama da varmış bunu da bugün öğrenmiş olduk.

Maçın teknik analizine girmeye pek gerek görmüyorum. Maç herşeye rağmen aynı heyecanla devam ederek iki uzatma sonunda takımımızın mağlubiyetiyle sonuçlandı. Akıllarımızda kalan ise elbette yaşananlar oldu. Galatasaray basketbol şube sorumlusu Yiğit Şardan'ın olayların üstüne yaptığı açıklamalarda geçen "Olaylar Fenerbahçe - Efes maçında yaşananlar yanında solda sıfır kalır." minvalindeki bölüm zihniyetin sakatlığını ayan beyan ortaya koyuyor. Biz o maçta olanlar doğruydu demiyoruz ve gereken yerde kendimizi de eleştirebiliyoruz bir taraftar olarak fakat aynı tutumu ezeli rakipten beklemek belki de abartı bir iyimserlikti. Yine de hadi taraftarlarını geçtik yönetici mevkinde oturan bir kişiden böyle açıklamalar duymak insanın sinirini daha da çok bozuyor.

Öyle ya da böyle bu maç da geride kaldı. Takımımızın da eleştirilecek çok yanı var elbette ama böyle bir maçtan sonra eleştirmek elimden gelmiyor. Tanjeviç'e bile laf söyleyemiyorum. Sadece merak ediyorum Işın Çelebi şu an ne düşünüyor ve daha çok merak ediyorum bize 5 maç seyircisiz oynama cezası veren federasyon,disiplin kurulu bu maçtan sonra nasıl bir karar verecek. Göreceğiz ve unutmayacağız!

6.11

20 lan 20

"Ay ne anlıyorsunuz futboldan 22 adam bir topun peşinde koşuyor."

Çok şükür şimdiye kadar bana bu tezle saldıran olmadı da bundan sonra da olursa cevabım çok nettir. Önce bir saldırdığın şeyi öğren derim. Ne 22'si ulan? Kaleciler nereye koşuyor? Adamcağızlar tıkılmış ceza sahasına hatta çoğu zaman kale sahasına, kırk yılda bir çıkarlarsa çıkarlar, yüz yılda bir de takımı bir farkla mağlupken maçın son dakikasında kazanılan kornerde kafa atmaya karşı ceza sahasına giderler. Bu mu şimdi top peşinde koşmak?

470bin mal bir arada

Facebook'ta "DÜNYADAKİ BÜTÜN ATATÜRK SEVERLER BURAYA --> DÜNYA REKORU İÇİN TÜM LİSTENİ DAVET ET !( 9. GÜNDE 470.000 İ AŞTIK İLK HEDEF 10 KASIMA 1.000.000 )" isminde bir gruba üye olmak Atatürk'ü anladığınızı ya da çok sevdiğinizi değil su katılmamış bir mal olduğunuzu gösterir.

Öldükten sonra merhum kabrinde kendi kendine konuşsa ya "O son nefesi vermeyecektim." diye...

MMTPESYGT

2009/2010 PES sezonuna giriş yaptığımız gün itibariyle geçtiğimiz sezonlardan beri süregelen tartışmaya bir son vermek amacıyla artık Yiğit'le yaptığımız tüm maçları yazmak ve kim kime susuz sabunsuz kayıyormuş görmek için blog açtık. İlk günden kimin elini öptürdüğü ilk sinyallerini verdi de fark açıldıktan sonra da rakibim hala konuşmaya devam ederse ağzını da doldururuz sorun değil. İlk sonuçları akşam ekler herhalde... Adres de bu: mmtpesygt.blogspot.com

İçtim kapuçinoyu...

Kolpaçino'yu Al Pacino'yla birlikte izleyip yorumlarını almak için delicesine bir istek duyuyorum. Bu arada film de hoş olmuş bence. İlk yarısını atlattıktan sonra ikinci yarıda fazlasıyla güldürmeye başlıyor. Yeni bir Kutsal Damacana değil büyük ihtimalle zira karar verebilmek için en azından 2 kez daha izlemek lazım ama onunla karşılaştırmadan izlemenirse kendi çapında yeterince komik bir film. Böyle devam etsin bu ekip.

Bü-Lent Ba-Ba

Şimdiye kadar belki de binbeşyüz defa izlediğim amuagodukbülentbaşkaaaan videosunu hayatımın sonuna kadar izleyebileceğimi ve her izlediğimde en az bir kez kahkaha atacağımı düşünüyorum.

Dijital Atatürkçülük

29 Ekim gibi resmi bayramlarda pencereden bayrak asmanın şu an geldiği nokta Facebook profil fotoğrafını bayrak ya da Atatürk resmiyle değiştirmektir. İkisi de gereksiz ikisi de saçma ama ikincisi daha komik. Bir de böyle günlerde Mustafa Kemal Atatürk'e hayran olmak var ki o da işin öte boyutu.

Bir Koreografi Yetmez Bize

“Bu filmin sONu yok” demiştik. Ne güzel hayaller kurmuştuk o güne dair. Son on yıl rakip taraftarların gözünün önünden bir film şeridi gibi geçecek, sonunda da bu filmin sonsuz olduğu onlara tekrar hatırlatılacaktı. Türkiye’de ilk defa uygulanan bir sistemle hareketli ve ipli, makaralı, fileli, fazlasıyla zor bir koreografi gerçekleştirilecekti.

Bu hayali gerçekleştirmek için zaman kaybetmeden çalışmalara başladık. Bezler alındı, dikildi. Boyalar, fırçalar, rulolar…her şey tamam. Vira bismillah diyerek vurduk fırçaları. Üç günlük bir çalışmadan sonra pankart boyamaların hepsi bitmişken ve sadece file mekanizmasını halledip prova yapmak kalmışken başımızdan aşağı kaynar sular döken haber düştü ortamlara. Koreografimiz, elimizin emeği, gözümüzün nuru emek kelimesinin anlamından bihaber üç kuruşluk insanların ağızlarına sakız olmuş, sanal ortamlarda akıllarınca emeğimizle, hayalimizle dalga geçer olmuşlar. Bu duruma düşmemizde elbet ki bizim de güvenlik zafiyetimiz vardı ama bu daha sonra irdelenmesi gereken bir işti. Öncelikle şimdi ne yapmak gerektiği çözülmeliydi. Harcanan tüm maddiyata, maneviyata, emeğe rağmen sürprizi kaçan organizasyonu içimiz yana yana iptal ettik. İlkeli bir duruş sergilemek adına ve gelebilecek kontraların önünü almak adına yapılması gereken buydu. Çok eleştirildik, anlamayanlar oldu bu kararımızı fakat bazen ilkelerin önünde harcanan hiçbir şeyin önemi olmaz, alın teriniz de olsa silip atarsınız bir anda.

Yeni bir organizasyon yapmak için yeterli vakit var mıydı acaba önümüzde? Olsa da olsundu olmasa da. Yeni bir şey yapmamız şarttı. Acilen kararlar verildi, hazırlıklar yapıldı, eksikler gedikler tamamlandı ve Perşembe akşamı ekibin büyük bir kısmı da kilometrelerce uzakta sevdasının peşinde koşarken, Fenerbahçe’mizi yalnız bırakmamak için yolunu Karpatlar’a düşürmüşken biz de bir kez daha vurduk fırçaları beyaz beze. Bir yandan gülüp eğlenip, bir yandan yaklaşan maçı kaçırmamak için bir an önce işimizi bitirmek isterken insanüstü bir hız aldı çalışma. Çalışmanın sonlarına doğru gelen gol haberi kolların devinimini daha da hızlandırınca 3 saatten kısa bir süre içerisinde “Doğduğun Günden Beri…” biterken ekip maçın son yarım saatlik kısmını izlemek üzere TV başına geçebiliyordu. Bükreş’te de İstanbul’da da o akşam planlandığı gibi sonuçlanmıştı ve ertesi günler için dinlenmeye çekilebilirdi ekip.

Ertesi gün geldiğinde Romanya’dan dönen arkadaşlarımızın, ağabeylerimizin de aramıza katılmasıyla ekip gerçek gücüne erişti. Önceki organizasyonda yaşanan güvenlik zafiyetinin tekrarlanmaması için zaten fazlasıyla minimal bir ekiple çalışılıyorken bir de bu ekibin büyük kısmının yurtdışı deplasmanı yapıyor olduğu sırada 3 saatte bitirilen pankarttaki emek daha da net bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Neyse ki ikinci günümüzde artık ekibimiz daha da güçlüydü. Romanya anıları dinlendi, özenildi, gidenlerden öğrenilen halay benimsendi, lahmacunlar yendi. Karnımız da merakımız da doyduğuna göre artık doğduğu günden beri üzdüğümüz çocuğun hayat hikayesine geçebilirdik. Yine hazırlandı bezler, boyalar… O usta el bebekliğinden itibaren yenilmeye mahkum olan Galatasaraylı çocuğu çizdikçe biz ardından dalıyorduk beze fırçalarla. Her figürde ağlıyordu çocuk öğrenilmiş çaresizliğin sonuçlarına bakmadan. Bebekti, emekledi, oturdu, kalktı ayağa şeker yedi, eline top aldı mahallede top peşinde koşmaya başladı, zamanı geldi okula başladı, okuma yazmayı öğrendi, tarihini öğrendi, sonunda daha fazla dayanamadı ve deli gömleğinin içine girdi genç yaşında. Detay arttıkça ve daha güzel olmasına uğraşıldıkça çalışma yavaşlıyor, zaman ilerliyor fakat zaten sabahlamayı göze alarak gelen ekipte yorgunluğun getirdiği sebepsiz kahkahalar, dibi görünmeyen geyikler dışında hiçbir huysuzluk emaresi görünmüyordu. Sonunda boyamalar bittiğinde saat gece yarısını geçmişti fakat bir de bunların kuruması lazımdı. Güneşsiz bir ortamda bunca boyanın kurumasını beklerken bu gözler ilk defa bu kadar fazla sarıyla kırmızıyı bir arada görmüş oldu. Ezeli rakibimizin taraftarlarının bu kadar fazla sarı-kırmızı boyama yapmadığını düşünürken saatlerimiz de sabah 4’ü buluyordu ve artık evlere dağılmak gerekiyordu ki ertesi öğlen tekrar çalışmaya gelinebilsin.

Geldik Cumartesi gününe. Bugün artık her şeyin sonuçlanacağı gündü. Başka şansımız da yoktu ki ertesi gün büyük gün 10. yıl kutlamalarının yaşanacağı bayramdı. Çok değerli saatler filenin gerilmesiyle harcandıktan sonra iki günün ortaya çıkardığı ürünler filenin üstüne dizilmeye başladı. Ne de güzel görünüyorlardı öyle somutlaşmış emek, alın teri… Dizim işlemi bitince geçti ele çuvaldızlar ipler. “Bu nasıl tribüncülük lan dikiş dikiyoruz” sözleri eşliğinde bir sürü erkek başladı bezleri fileye dikmeye. Evde gömleğine düğme dikmeyen kişiler burada Fenerbahçe uğruna metrelerce bezleri dikiyordu. Yemek molasının ardından daha da hızlanan dikim işi adeta bir trikotaj atölyesi ciddiyetinde devam edip, sonuçlandığında devasa filenin üzerinde doğumundan delirene kadar geçirdiği süreç içerisinde gördüğü skorlarla birlikte Galatasaraylı bir çocuğun acısı işlenmişti.

Koreografimizi tribüne taşıdıktan sonra önümüzde bize göre son bir engel kalmıştı; fileyi tribünün çatısına asmak ve Türkiye’de ilk kez uygulanan makara sistemiyle hareket edebilmesini sağlamak. Çatıya çıkan arkadaşlarımız makaraları takıp ipleri aşağı salarken aşağıdaki arkadaşlarımız da ipleri yakalayıp fileye bağlamakla görevliydi. Çatıdakilerin işi daha zor gibi görünse de yukarıdaki kuşbakışı saha manzarası, ufukta görünen Fenerbahçe burnu gibi manzaraları gören gözler çatıda gezinmenin zorluklarını bir an olsun hissetmiyor, aşağıya baktığında yükseklik korkusu değil, üzerine düşen sorumluluğu başarıyla yerine getirme arzusu duyuyordu. Sonunda gerekli görülen miktarda makaraya ipler takılıp fileye bağlandıktan sonra ilk provanın vakti gelmişti. Acıyan ellerine rağmen asıldı iplere yürekler. Az kişiydiler, güçleri yetmiyordu ama kimi ipte bir kimi ipte iki, üç kişi asılıyordu tüm gücüyle iplere. File yükselmeye başladı çatıya doğru ama çok yavaştı ve yükseldikçe ağırlık daha da artıyor ve ne kadar kalbi Fenerbahçe aşkıyla dolu olsa da insan vücudunun kaldıramayacağı bir ağırlık haline geliyordu koreografi. Bir süre fikir teatisinde bulunulduktan sonra çatıya makara takviyesi yapmaya karar verildi. Yeni makaralar çıkarıldı çatıya ve yeni ipler salındı aşağıya. İp sayısı arttıktan sonra emindik sanki koreografinin sorunsuz bir şekilde çatıya yükseleceğine. Bir kez daha çekmeye başladı yorgunluktan, uykusuzluktan iyice güçsüzleşen kollar ipleri. Zira saat sabah 4 olmuştu ve saatleri bir saat geri almak gerekiyordu. Çalışmak, organizasyondaki sorunları çözmek ve maça her şeyiyle hazır olarak girmek için elimize fazladan bir saat daha geçmişti. Bir kez daha çekmeye başladı yürekler fileyi yukarı ama yine bir sorun vardı. Yine çıkmıyordu file gerektiği kadar yukarıya. Çocuklar çıkıyordu evet, fakat çocuğun hayatında büyük yeri olan skorlar sette kalıyordu. Rakiplerimize olduğu gibi fileye de ağır gelmişti bu skorlar. Yenilir yutulur şey mi ki 6-0,4-0, 4-1…

Bir kez daha beyin fırtınası yapmak gerekiyordu artık iyice yorulan beyinlerle. Alex’in, Semih’in, Carlos’un bastığı çimlerde oturarak yeteri kadar yukarı çıkmayan eserimize baktık. Düşündük, düşündük… Yapacak bir şey yoktu artık zaman ilerliyordu ve bir çözüm gerekiyordu. Skorları kesecektik fileden. Bir kez daha çıkıldı tribüne, makaslar geçti ele ve skorlar ayrıldı binbir zahmetle dikildikleri fileden. Artık her şey çözülmüş gibiydi. Tam aklımızdaki hayal gerçekleşmese de ona büyük ölçüde yakın bir sonuçla karşılaşacaktı binlerce göz maç günü canlı olarak, milyonlarca göz de televizyondan, gazetelerden ve internetten. Set pankartı sete taşındı, ekstra olarak da maç sonu için bir sürpriz taşındı yine aynı sete. Görevimizin hazırlık kısmını yerine getirmiş olmanın huzuruyla günün ilk ışıklarına karşıcı olarak evlerimize gidip birkaç saatlik bir uyku çekebilirdik. Büyük şovun başlamasına saatler kamıştı artık. Heyecanlıydık, stresliydik ama Fenerbahçe için elinden geleni yapmış olmanın mutluluğu ve huzuruyla uyuduk.

Uyandık. Kutsal topraklara tekrar geldik. Mabede arka arkaya dördüncü gün girdik. Maçın başlangıç saati yaklaştıkça görev dağılımları belli olmuştu ve herkes emeklerin boşa gitmemesi için ne yapması gerektiğini, nerede olması gerektiğini biliyordu. Kimimiz dün geceden provası yapılan ip çekme görevini yerine getirecekken kimimiz sette pankartın açılmasından görevli olacaktı. Kimimiz de fileden kestiğimiz skorları alt tribünde münferit taraftarların da yardımıyla düzgün bir şekilde açacaklardı.Son konuşmalar yapıldı ve görev yerlerimize dağıldık.

Zaman sanki geçmek bilmiyordu. Koreografinin düzgün açılıp açılmayacağı kafaları meşgul ederken her beş dakikada bir saate bakmak sigara üstüne sigara yakmak kaçınılmaz olmuştu. Dakikalar sanki heyecanımıza inat ilerlemiyordu. Etrafımızla sohbet ederek zamanı öldürmeye çalışırken artık zamanın yaklaştığını hissetmeye başladık.Saha boşalmıştı, bu da demek ki birazdan futbolcular seremoni için geri geleceklerdi. Birden sesler duyulmaya başladı.; “Çeeeeeeek”… Bir kez daha tüm gücüyle ama kontrolü elden kaçırmadan çekti ip başındakiler ipleri ve iplerin ucuna bağlı olan fileyi. File yükseldikçe diğer tribünlerden gelen çığlıklar, alkışlar, patlayan flaşlar bir sağanak haline geldi. Deplasman tribününden bile patlayan flaşlar göze çarpıyordu. Set pankartımız da düzgün bir şekilde açılmış, skorlarda da falso verilmemiş, koreografi sadece süs olsun diye dizdiğimiz kartonların stadyum djinin işgüzarlığı yüzünden erken açılması dışında hatasız bir şekilde gerçekleştirilmişti. On dakika kadar koreografi açık kaldıktan sonra yavaş yavaş indi çıktığı sete. Biz de artık yerimize dönebilirdik. Dönüş yolunda hiç tanımadığımız insanlardan duyduğumuz tebrikler, gülümsemeler, övgü dolu sözler dört günlük uğraşının, emeklerin boşa gitmediğini iliklerimize kadar hissettirdi. Fenerbahçe için her şeye değerdi.

Fenerbahçe’miz de sağ olsun sete koyduğumuz maç sonu sürprizini de kullanmamıza imkan verdi ve “Bu filmin sONu yok” dedik dosta düşmana. Stad neredeyse boşalmışken ve içeride sadece deplasman tribünü ve biz kalmışken depodan taşınan, iptal edilen koreografinin üyelerinden 18+ pankartıyla yapılan makara da günlerce gecelerce süren yorgunluğun bir kutlaması niteliğindeydi. Yeni geldiğimiz tribünde dahil olduğumuz bu ilk büyük organizasyondan alnımızın akıyla çıkıp Grup CK ve 1907 UNIFEB’li arkadaşlarımıza teşekkür ederken aklımızda bir soru kalmıştı. İkinci gün gecesi yorgunluktan psikolojiler iyice bozulmuşken ekipten birinin söylediği gibi “Abi seneye ne yapacağız?”

Kısıtlı zamanda hızlı hareket edip büyük bir özveriyle hazırlanan koreografi ekibindeki tüm renktaşlarımıza sonsuz teşekkürlerimizi sunarız. Fenerbahçelilik geleneğimize uygun olarak, böylesi önemli günlerde beliren kırılma anlarındaki fedakarlıklarla bir kez daha, Fenerbahçelilerin istemesi halinde neleri yapabileceği gösterilmiştir.

Doğduğun Günden Beri

Çok uğraştık, çok yorulduk, uykusuz kaldık, hasta olduk, ama değdi. Koreografi bittikten sonra yerimize dönerken tanımadığınız bir sürü kişinin tebriklerini almak, omzunuza vurmaları, el sallamaları, herşeye değdiğini hissettiriyor.

Bu filmin sONu yok

Bundan sonra koreografi toplantılarına noter getirmeyi teklif edeceğim. Sonra bulduğunuz slogan gazetelere manşet, t-shirtlere işleme oluyor siz de ancak gururlandığınızla kalıyorsunuz. Fena mı olurdu en azından Vatan'dan tazminat alsam? Fenerium bir t-shirt yollasa fit olurum. Fenerbahçe'ye katkımız oldu sonuçta.

Arda sen de adam ol

Adam ol demişken geçen günkü maç öncesinde Arda Christian'a "Adam ol adam" demiş. Düşününce çok komik lan. Adama sinirlenmişsin tamam da bari anlayacağı birşey de "Be a man" falan denmez tabi öyle bir durumda, aynı etkiyi de vermiyor hem. Hiçbir şey bulamadın fuck you de. Adam ol ne lan? He o da "Peki ağabeyciğim özürlerimi sunarım bundan sonra adam olacağım." mı diyecekti?

FlashForward adam ol

Ne umutlarla başlamıştım şu FlashForward isimli diziye. Lost'un varisi olacaktı falan. Gerçekten de güzel başlamıştı, orjinal bir fikir, güzel çekimler, etkileyici bir başlangıç... Nasıl oldu bilmiyorum dizi 5 bölümde B tipi Amerikan polisiyelerine döndü. Birkaç bölüm daha kredisi var da toparlanmazsa da yapacak birşey yok. Her hafta 42 dakika boşa geçirmeye gerek yok.

İşsizseniz işsizsiniz yapacak birşey yok

Herhangi bir form doldururken meslek hanesinin karşısındaki boşluğa "işsiz" yazmak zorunda kalmadan önce çalışmaya başlamam lazım. Evet evet bir an önce çalışmaya başlamam lazım. Şu an bildiğin işsizim ama bir forma işsiz yazmadan sanki bunu kabullenmeyecekmişim gibi hissediyorum. Bir de herkesin okulu başladı o da can sıkıcı. -Napıyorsun yarın? -Sabah dersim var işte 3te falan biter. Bu tarz diyaloglar yaşamaktan sıkıldım. Acilen çalışmalıyım.

FlashForward

Geçtiğimiz günlerde Ekşi Sözlük'te öylesine bakınırken Flashforward başlığı çok entry girilmiş haliyle dikkatimi çekti. Girip baktığımda 1. bölümü henüz yayınlanmış olan bir dizi olduğunu gördüm. Bilindiği üzere Lost birkaç ay sonra son sezonuna başlayacak ve 6 yıl süren bir macera sonunda bitecek. Lost'un kanalı ABC ne yapacak peki derseniz birçok yerde FlashForward Lost'un varisi olarak konuşulmaya başlamış bile.

İlk iki bölüm itibariyle bir Lost olamayacak gibi görünse de bu çizgide devam ederse kaç yıl sürerse sürsün merakla takip edilecek bir dizi olack gibi görünüyor. Tabi karşılaştırılan dizinin Lost olması da FlashForward'ın dezavantajı. Heroes olsa katlar geçer derim mesela. Yine de hakkını verelim özellikle fikir ve fikrin işlenişi olarak gerçekten ilgi çekici ve başarılı buldum FlashForward'ı.

Konudan bahsetmek gerekirse, dünyadaki tüm insanlar aynı anda 2dk 17 saniyeliğine bayılır ve bu süre içinde o günden 6 ay sonraki hallerini görürler. Uyandıklarında herkes gördüğünü hatırlamaktadır. Tabi bazıları da hiçbir şey görememiştir de o konuya girmeyelim. Sonuç olarak bu hatırlanan görüntüler bir mozaik gibi bir araya getirilerek olayın nedeni, tekrar olup olmayacağı gibi sorulara cevap aranırken kaderin değiştirilebilirliği sorgulanacaktır.

Kaderi değiştirebilir miyiz tarzındaki sloganını okuyunca biraz küçümsemiştim açıkçası ve fazla bir beklenti olmadan başladım izlemeye. Fakat önceki paragrafta da söylediğim gibi işleniş olarak gerçekten başarılı olmuş. Bir zaman sonra belki Lost kadar olmasa da çokça popüler bir dizi olacağını öngörerek şimdiden takip etmeye başlamanızı öneriyorum.

A.C.A.B.

Amerikan filmlerinin kullanıla kullanıla suyu çıkarılmış tiplemeleridir "iyi polis" ve "kötü polis". Toplumsal gerçekçi Türk sineması Amerikan Pop-corn sineması gibi bir akım olarak hayata devam edebilseydi ve böyle tiplemeleri kullanmak isteseydi ancak "kötü polis" ve "daha kötü polis" şeklinde klişeler yaratabilirdi. Aslında bu dünya çapında bir durum tabi ki tutup da Yeni Zelanda polisini Türk polisinden ayrı tutmuyorum ama Hollywood'dan böyle bir tavır bekleyemeyiz haliyle.

Dokunma Kutsal'ıma

Kutsal Damacana'ya olan sevgimi kelimelerle ifade etmem mümkün değil. Bugün Ceren'le konuşurken ölmeden önce son yapacağım işin bir kez daha Kutsal Damacana izlemek olacağını düşünüyorum. O ölüm ne mutlu ne neşeli bir ölüm olur öyle yarabbi.

Neyse konumuz şu ki Show Tv çok sık aralıklarla veriyor bu şaheseri. Ben de dayanamayıp her seferinde açıyorum. Her yerini izlemesem de kulağım orda oluyor. Şimdiye kadar kesilen sahnelerine, sansürlenen diyaloglara, buzlanan sigaralara alışmıştım bu filmdeki de bugün ilk defa bir şeyi farkettim ki resmen Şafak Sezer'e bir diyaloğu tekrar söyletmişler. Dublaj yapmışlar.

Fikret gece gemide Asım'a gemicilik maceralarını anlatır. Biraz daha lafladıktan sonra Asım hadi ben gidiyorum diye iyi geceler der gider. Filmin orjinalinde Fikret'in Asım'a cevabı "İyi geceler yuuavvşaaaam" iken Show Tv versiyonunda Fikret "İyi geceler yavruşum" der.

Yapmayın etmeyin ya. Ayıptır ya. Sinirim bozuluyor, örseleniyorum. Dokunmayın kutsalıma, nolursunuz. Bir yere kadar sıçıyorsunuz filmin içine de bu kadar da ileri gitmeyin. Şafak Bey size de teessüfler. Gitmeyebilirdiniz o dublaja bir yavruşum demeye. Tabi o gitmemiş de olabilir sesi benzetmişlerdir falan olur mu olur da, yine de olmasaymış iyiymiş.

Mazorgazm

Çok uzun zaman önce çekimlerini tamamladığım Mazorgazm'ın montajı da sonunda bitti. Facebook grubune üye olup gelişmeleri takip edebilirsiniz. Şimdilik birkaç fotoğraf ve fragmanı koydum da bir ara vakit bulunca gizli saklı bir yerlere filmi de yükleyip nette yayınlamadan izlemenizi sağlarım.

beşibiryerde


Bugün ayın 12 si, aylardan Eylül. 29 sene önce ne olmuştu?

Hipo?

"Transformers filmiyle yıldızı parlayan Megan Fox, Toronto Film Festivali'nde gazetecilerin sorularını yanıtladı. Fox, kendisinin bir seks kasedi olup olmadığı sorusuna, 'Aman Tanrım! Eğer böyle bir kaset olsaydı da güzel olmazdı. Çünkü ben tıpkı bir hipopotam gibi sevişiyorum. Kendimi öyle görmek istemezdim.' dedi." - Akşam

Şimdi bu haber gerçek mi yoksa güzel bir kadın fotoğrafı koyalım altını da dolduralım hacı birşeyle millet yer zihniyetinin ürünü mü bilmiyorum ama gerçekse sayın Megan Fox'tan hipopotam gibi sevişmek kavramını biraz açmasını, gerekirse video görüntüleriyle göstermesini istiyorum. Beynim gitti. Hipopotam diyor lan. İnsan ceylan der, gelincik der.

Konumuz Şaşırmaktı

Yiğit yazmış ki ben yine bir ara saçmalamışım bulunacak birşey kalmadı diye. O sohbetin olduğu günü hatırlıyorum, tamam kafam güzeldi sanırım ama konu öyle değildi. Bulunacak birşey kalmadı der miyim lan? Işınlanma var bir kere.

Dediğim şuydu ki "Şimdi ne bulunsa zamanında televizyonun bulunduğunda yaptığı kadar büyük etki yapar ve sen o günkü insanların televizyone şaşırdığı kadar şu an neye şaşırırsın?" Cevap verememişti. Ben yine diyorum ki bu ancak ışınlanmadır. Şu an benim de aklıma başka birşey gelmiyor. Elektriği kablosuz iletmek de güzel bir buluş tabi ki ama benim için uçan araba gibidir. Olursa güzel olur tabi ki ama öyle vay anasını diye şaşırmam. Zira bundan yıllar yıllar önce Nikola Tesla isimli büyük mucidin elektrik akımını atmosferin iyonosfer tabakasını kullanarak radyo dalgaları gibi iletme konusunda çalışmaları olduğunu okumuş bir adamım. Zamanında yapamamıştı tabi Edison falan karışık mevzular. Hem o çalışmaları hem de neden yapamadığıyla ilgili daha bilgili olanlar varsa, elektrik mühendisi vs yorum yaparsa sevinirim. Sözün özü evet elektriğin kablosuz taşınımı büyük bir icat olur ama beni ışınlanma ya da şu an hiç aklıma gelmeyen aynı düzeyde bir buluş kadar şaşırtıp heyecanlandırmaz.

Deprem Şımarıklığı

Konya'da 2 gündür depremler oluyormuş. Neymiş ne değilmiş bakayım dedim. 4.7 şiddetindeymiş ana deprem. Onun artçıları devam ediyormuş da millet korkudan evine giremiyormuş da efendime söyliyeyim zangır zangır titriyolarmış, yetermiş. Ah canım kıyamam.

17 Ağustos ve 12 Kasım depremlerini yaşamış bir insan olarak çoğumuzda olduğu gibi bende de deprem şımarıklığı var. Şimdi 4.7 şiddetinde depreme korkan insan görünce ulan o zaman 7.4'ü yaşasaydınız kalpten gidecektiniz demek istiyorum. Artçı dediğiniz şey de hiçbir zaman ana depremden büyük olamaz ve ana depremde aşırı hasar almamış bir bina artçı depremle yıkılamaz. 10 yıllık süreçte öğrendik bunları biz. Haydi Konya'lılar siz de öğrenin.

4-5 şiddetindeki depremler buyursun İstanbul'a gelsin. Başımla beraber. Tabi diğer fayları tetikleyecek etki yapmayacaksa. Yoksa böyle depremler yine öğrendiğimiz üzere faydaki enerjinin boşalması için gerekli. Hem de eğlenceli oluyor bir anda adrenalin falan. Ufak depremleri sevelim, sevdirelim. 4.7'lerle de kendimizi camdan atmayalım.

Askerlik Anıları 2

Askerlik anılarıma devam edelim. Zaten şurda 2 gün sonra alacağım tezkereyi, askerlik anılarımı da hemen anlatıp bitirmiş olacağım. Çok hızlı geçti valla hiç anlamadım.

Bu seferki konumuz muayene. Ben hayatımda hiç bu kadar donlu adamı bir arada görmedim. Bir de ortama sonradan gelen adam olarak karşısında görünce daha bir tedirgin oluyor insan. Düşünsenize mahzen gibi bir yere iniyorsunuz elinizde dosyalar falan, koridoru dönüyorsunuz, karşınızda 15 tane donlu adam. Çok korkunçtu. Neyse kısa süre sonra ben de o donlu adamlardan oldum da bir parça benimsedim durumu. Donlu adam olmak rahatmış aslında. Durumu tahmin edip uygun iç çamaşırı giymek de önemli. Sonra en son gelip de askerle özel konuşabilir miyiz diyip çıkan 15 dakika sonra geri gelen ve evine gidip donunu değiştirip mayo giydiğini anladığımız herif gibi olursunuz.

Muayeneyi yapan kurulda 30-35 yaşlarında bir kadın üsteğmen olması genç ve abazan güruh içerisinde bir çalkalanmaya neden olsa da ben kadını görünce hem onun hem de sevgilisi, nişanlısı, kocası artık neyi varsa onun için üzüldüm. Kadın için üzüldüm çünkü kara kuru çirkince birşey olmasına rağmen abazan neslin bakışlarına maruz kalıyor. Donlu olmanın da getirdiği rahatlıkla yaldır yaldır çıkıyorlar kadının karşısına. Kadıncağız için artık erkek vücudu kalemden, bardaktan farksız bir hale gelmiştir herhalde. Her askere alma döneminde yüzlerce değişik erkeği çıplak gören bir kadın. Erkek jinekolog sendromu tam olarak. Kocasının da durumu vahim. Hangi erkek karısının her gün yüzlerce donlu adam görmesini ister ki? Bir de onca vücut gördükten sonra gece yatağa girince adamın vücuduna nasıl bakıyor acaba kadın? Nerden baksan yazık.

Askere gitmeye çalışma döneminin püf noktası beklemekmiş bunu da anladım. Muayene 2 dakika, muayenenin başlaması ve bitişindeki işlemlerle birlikte şubede geçirdiğiniz toplam süre 3.5 saat. Ölüm gibiydi. İkinci muayene faslında da buna benzer bir durum oldu da o diğer yazının konusu. Tüm anıları bir seferde bitirmeyelim. Zaten elimde malzeme az. Sündüre sündüre kullanmak istiyorum.

Basterds

Sırf Eli Roth'un Donnie Donowitz karakterini ve Christoph Waltz'in Hans Landa karakterini görmek için bile gidilir Tarantino'nun son filmine. Bu karakterler dışında filmde sanki birşey yok mu? Olmaz mı? Tarantino'nun filmde mesajı çaktığı üzere şaheseri değil belki bence ama en iyilerinden biri. Kill Bill'den daha iyi bence diyeyim gerisini siz anlayın. Ya da değil mi ki acaba. Şimdi yazarken Kill Bill'den sahneler geldi de gözümün önüne, emin olamadım. Neyse işte Reservoir Dogs ve Pulp Fiction'ı bir kenara ayıralım, bu film de fazlasıyla güzel. Gidip izlenesi.

Askerlik Anıları 1

Şimdi ben çok çok büyük bir ihtimalle askerliğe elverişsiz bir insan olacağım için ilerde anlata anlata bitiremeyeceğim askerlik anılarım da olamayacan. Ben de napayım bu çürüğe çıkma yolundaki maceralarımı anlatırım çocuklarıma askerlik anıları diye dedim, ilk de size anlatayım dedim.Çocuklar.

Hani her Türk asker doğardı? Ha ben doğmadım zaten doğuştan çürük olduğum için doğuştan asker olma, en başarılı okuduğum türkünün Yaylalar olması şansını kaybetmiştim de bugün yerinde gözlemlediğim üzere askere gitmek üzere olan genç neslin;

%82' si bir yolunu bulup gitmemek,
%17 'si gitmek ama hemen gitmek istemediği için tecil ettirmek,
%1 'i de bir an önce gitmek istiyor.

Özellikle son %1' lik dilime üye olan asker adaylarından biri bacağında platin olmasına ve sağ kulağı duymamasına rağmen "İnşallah çürük raporu vermezler." diyebiliyor. Bunu duyan er de arkasından "Acemilikte görürsün inşallahı." yorumunu yapıyor.

Arkadaşıyla birlikte gelen ve astsubaya kafa atmaktan 36 ay ceza aldığını, kaçtığını, askerliğinin 5 yıl sürdüğünü anlatan abi de bambaşkaydı. Haline tavrına bakılırsa kafa da atmış olabilir parmak da. Herşeyi beklerim. İnceden tırsmadım desem yalan olur.

Askerlik şubesine gitme olayıyla ilgili de bilmediğim bir adet varmış sanırım. Bana kimse haber vermemişti de muayene olmaya babayla birlikte gitmek bir gelenekmiş sanırım. Adama bakıyorsun koca herif, 2 ay sonra askere gidecek ama babasıyla sabahın 8'inden itibaren birlikte oturuyor. Bir değil iki değil rahat 6-7 kişi babasıyla gelmişti. Fakat bir tanesi iyi ki babasıyla gelmiş de o mübarek insan son zamanlarda duyduğum en güzel yakınmalardan birini yaptı subay ailesine giden çayları görünce.

"Herkes Allah kulu, burdakiler am kılı"

Hido takıma geri dön.

Takım sporlarında başarılı olan kişilerin hayatta tek başlarına birşeyler yapmaya çalıştıklarında öteki durumdaki kadar başarılı olamayacakları şeklinde bir genelleme yapabilirim, 12 Dev Adam'ın bloga da eklediğim reklamı ve Hidayet'in takım arkadaşlarından ayrılarak oynadığı Turkcell 3G reklamlarını karşılaştırarak. Ne uzun cümle yazmışım ayrıca, bitince farkettim. Velhasıl, yapma Hido. Bari yanına Kerem Tunçeri'yi falan al, asist yapar.

Celayla hoppaaa

Silivri'ye giderken Celaliye diye bir muhit var, bilen bilir. Ben bilmezdim 2 ay öncesine kadar mesela da benim gibi bilmeyenler öğrensin. Silivri'ye her gidişimde bu Celaliye'ye varınca Türk insanının kelime esprisi zekası, Osmanlı tarihi ve Bülent Uygun aklıma gelmeden olmuyor. Celaliye nasıl bir yer tam olarak da bilmiyorum aslında. Orayla ilgili tek bildiğim "Celaila" isimli bir gece kulübü-balık lokantası karışımı bir mekan açan yaratıcılıkta işletmecilere sahip olduğu.

Diğer konular için de "Sivas'ta Laila yok La ilahe illallah var" ve "Celali İsyanları" araştırılabilir. Ayrıca celailaheillallah.
anuagoooo Bülent Başkan.

Katırlar Oje Sürer Mi?

Saygıdeğer hanımefendiler; eğer ki artık bir katıra ait olması gereken fakat ne yazık ki sizin ayak parmaklarınızda bulunmaya devam eden tırnaklarınız varsa bunları terlik, sandelet vb. giyerek toplumun görüşüne sunmak zorunda değilsiniz. Haydi bir hata yaptınız da yaldır yaldır katırtırnaklarınızla gezinmeye karar verdiniz, neden bir de çirkinlik konusunda Usain Bolt'un altetizmde geldiği noktaya gelmiş tırnaklara gümüş rengi, simli oje sürerek insanlığın sınırlarını zorluyorsunuz?

Kaptan


Livorno kaptanı, güzel insan Cristiano Lucarelli

Kıskanmak

Zeki Demirkubuz'un yeni filmi Kıskanmak 6 Kasım'da vizyona giriyormuş. (Mübarek gün, severiz 6 Kasım'ı) Fragmanı da çıkmış, göz atmakta fayda var.

12 Dev Adam



Son zamanlarda izlediğim en güzel reklam filmi.

Akinatör akıllı ol

Akinatör diye bir site varmış duymuşsunuzdur. Böyle işte birini tutuyosun aklından sorulara cevap veriyorsun o kişiyi buluyor. Güya herkesi buluyormuş. Deneyelim bakalım dedim. Kafadan Şahin K'yı bilemeyerek sıçtı. Üstüne Alex'i de bilemedi. Tamam, Kopya Koyun Dolly'i bilmesiyle takdirimi kazandı fakat asıl bombası sonda geldi ki, Fethullah Gülen'i tutmuşken karşıma Richard Dawkins'i çıkarması gülmekten gözümü yaşarttı. Yalanmışsın akinatör, öğren de gel.

e açın bakın

Fotoğraftaki 1990 doğumlu kızcağız Caster Semenya. Dünya Atletizm Şampiyonası'nda bayanlar 800 metre şampiyonu oldu belki duymuşsunuzdur. Zira bu hanımın hanım olduğuna inanmamış kimse. Erkek olmasından şüpheleniyormuş ve cinsiyet testi istenmiş. Bu cinsiyet testi de birkaç hafta sürecekmiş. Tamam memesi yok, tipinde hiçbir kadınlık belirtisi yok falan ama erkekse bacaklarının arasındaki bir şeyi saklayamaz sonuçta hele bir de zenci bu abla(abi?). Ben anlamadım şimdi şüphelenmek, cinsiyet testi falan ne demek. Bir heyet indirip donunu baksa olmuyor mu? İnsan anatomisi gayet basit yani. Çükü varsa erkektir yoksa kadın. Bir ihtimal hermafrodit de olabilir ama o da bakınca anlaşılır yani. Bilmediğim konulara çok şaşırıyorum bazen. Cinsiyet testi ne lan?

kurtadam kurtada kurta kurt ku


Canımız ciğerimiz Muro'muz Mustafa Üstündağ, Kutsal Damacana 2 isimli projede kurtadam rolünde oynayacağını söylemiş. Ağzından bal damlamış resmen bal. Önceden İT-MAN diye duyurulan proje mi yoksa bu daha başka birşey mi bilemiyorum henüz. Kolpaçino da bir an önce gelse ne hoş olur.

40 m2 Almanya

Tevfik Başer'in yönettiği, başrollerini Yaman Okay ve Özay Fecht'in paylşstığı 1986 yapımı film çekildiği dönem için çok yenilikçi bir film olarak görülmektedir. Başarısını Locarno Film Festivali'nden aldığı Gümüş Leopar ödülü gibi ödüllerle de taçlandırmış olan filmde Almanya'ya çalışmak için giden Türk'lerin yasadığı zorluklara farklı bir açıdan bakılır.

Türk'lerin Almanya'da yasadığı zorluklara toplumsal yönden değil bireysel açıdan bakan film adında da belirtildiği üzere Almanya'nın sadece 40 m2'lik bir apartman dairesinde geçer.Türkiye'den büyük umutlarla Dursun'la evlenerek Almanya'ya gelen Turna'nın Almanya'da yasadığı ve belki de yasayamadığı şeyler sonucunda yavaş yavaş depresyona ve ardından delirmeye kadar giden degişimini görürüz. Turna karakterinin film boyunca bir ev hapsi hayatı yaşaması ve Dursun'un baskıları altında ezilmesi sonucu giderek umudunu kaybeder ve bu hayatından kurtulmak için elinden geleni yapacak bir hale gelir. Turna'nın bu değişiminde bir insanın dış dünyasının ve düş dünyasının sınıırlandırılmasıyla psikolojisinin nasıl etkileneceğini anlayabiliriz. Zira ev hapsi halinin yanı sira dişarıda ne olduğuna dair hiç bir bilgisi olmayan Turna'nın dış dünyayla tek bağı ufak bir pencereden gördüğü bir hayat kadını
ve kendisi gibi çoğunlukla eve hapis bir hayat süren karşı penceredeki sakat kız çocuğudur. Almanya'yla ilgili düşleri vardır fakat hiç göremediği için bu
düsleri sadece kavram olarak kalır ve canlı birer anı olarak sadece geçmiş günlerini, köyde geçirdiği zamanları düşleyebilir.

Film, genel olarak uzun planlar içerir.Bu uzun planlara karanlık, basık ve genel olarak iç karartıcı bir atmosfer eşlik eder. Tüm bu ögeleri bir araya getirdiğimizde yönetmenin filmin çekim stiliyle izleyiciyi Turna karakterinin psikolojik durumuna sokmaya çalıştığını düşünebiliriz. İzleyici filmde belki çok sıkılır, bunalır, nefes alamayacak duruma gelir ama sanki Turna gibi bu durumdan bir kaçiş bularak filmi izlemeyi bırakamaz. Çünkü çok ustaca bir şekilde izleyici Turna karakteriyle özleştirilmiştir ve haliyle izleyici filmin sonunda Turna'nin başına ne geleceğini bu hapis durumundan kurtulup kurtulamayacağını merak eder. Senaryonun en başarılı yönü de bu özleştirme özelliğidir. Uzun planlara ragmen film izleyicinin merakını bu özleştirme sayesinde canlı tutar.

Sonuç olarak film izleyiciye anlatmak istediğini başarılı bir şekilde anlatan, belki iç karartıcı da olsa düşündürücü anlar yaşatan basarılı filmdir.

Rüya Bilmecesi 19

Rüya Bilmecesi serisinin bu yeni üyesi olan rüyam bir parça korkutucu, bir parça karışık, bir parça da halüsinatifti ki halüsinatif hiçbir madde kullanmadan görmem de bilinçaltımla ilgili derin düşüncelere gark etti beni. Gark.

Rüyanın başlangıcının nasıl olduğunu tam olarak hatırlayamıyorum fakat bir sokakta yürüyorum. Çocuklar top oynuyorlar falan bir curcuna var sokakta. Top oynayanlar arasında Vamos'tan Reşit Ağabey'i görüyorum. "Vay abi naber?" falan diye kısa bir muhabbetten sonra önümüzdeki maç günü görüşmek üzere ayrılıyoruz ve yürümeye devam ediyorum. Çevredeki evlerden ve ortamdan anladığım kadarıyla bir tatil beldesindeyim. Etrafa Vamos Bien stickerları yapıştırılmış, ben de eklemeler yapıyorum. Tozlu topraklı bir yokuşun ardından geniş avlulu bir pansiyona varıyorum. Pansiyonun avlusunda mekanın sahibi olduğunu anladığım kişi biriyle tavla oynuyor. Bu anda yanımda Hanım da beliriyor. Meğer birlikte tatile gelmişiz. Pansiyon sahibiyle yaptığım konuşmada Laz olduğunu anlıyorum. Hanım da Karadenizli olduğu için ona dönüp "Bak bu abil Laz'mış" diyorum. Bir heyecanlanıyor, kalalım burada diyor. Fiyat soruyorum, fiyat da ucuzmuş. Geceliği kişi başı 20 lira. Tamam diyoruz ve odamıza çıkıyoruz. Yeni çarşaflar seriliyor falan, yerleşiyoruz odaya. Tam şöyle çift kişilik yatağa uzanıp dinlenecekken dışardan gürültüler geliyor. Balkona çıkıyoruz ve aşağıdaki öfkeli kalabalıkla karşılaşıyoruz.

Ellerinde sopalar, tırmıklar, küreklerle bir grup pansiyonun önünde toplanmış, "Bize verin onu." , "Yaşatmayacağız." , "Katili verin." gibi çeşitli şekillerde yukarıya doğru bağırıyorlar. Bu anda anlıyoruz ki ben Hanım'a sarkıntılık eden birini öldürmüşüm ve buraya kaçmışız. Öldürme anı gözümün önüne geliyor. Adamla boğuşuyoruz. Tam arkamdan sarılmış, bıçakla boğazımı kesecekken kolunu yakalayıp dönerek bıçağı karnına sokuyorum adamın. Bir anlamda meşru müdafaa yani. Flashback bitiyor ve tekrar balkona dönüyorum. Ne yapacağız diye düşünmeye başlıyoruz kara kara. Pansiyonun giriş kapısı kilitliymiş ki giremiyorlar içeri. Fakat "1 saate koçbaşı gelecek o zaman görürsün." gibi bir bağırış duyuyorum aşağıdan. Bu sırada balkona doğru taş atmaya başlıyorlar. Ateş yakanlar da var yer yer. Meşaleler vs.

Birden bire balkonda Yiğit'in hayali beliriyor. Hayalet gibi sanki. Böyle hafif şeffaf bir şekilde havada süzülüyor. "Naptın oğlum sen?" diyor. "Ne yapayım katil oldum." diyorum. Sonra bir şey diyor ama hatırlamıyorum ve yok oluyor. Yiğit kaybolduktan sonra çişim geliyor. Alt katta tuvalet varmış oraya gidiyorum. Tuvalet aşırı büyük, resmen içinde koridorlar var. Sıra sıra pisuarlar, kabinler. Tuvaletin içinde her hangi bir pisuara doğru giderken şu an düşününce rüya içinde halüsinasyon gördüğümü düşündüğüm fakat rüyanın içindeyken gerçek olduğunu sandığım görüntüyle karşılaşıyorum. Yere uzun şeritler halinde kokain dökülmüş ve MSM'den arkadaşım Gizem yerde sürünüp bu kokainleri çekerek bana doğru geliyor. Bir yandan da "Katilsin sen, bir insanı öldürdün.Katil, katil." diyor. "Fakat meşru müdafaaydı. Meşru müdafaa da mı etmeyeyim?" diyorum. Yine katil katil diyerek üstüme geliyor sürüne sürüne. Ne desem fayda etmeyeceğini anlayarak kaçmaya başlıyorum. Tuvaletin başka bir koridoruna geliyorum ki burada da aynı görüntüdeki Gizem'le karşılaşıyorum. Her taraftan üzerime geliyor. Hızla tuvaletten çıkıp kaçıyorum.

Kendimi bir iskelede buluyorum. İskelede bekleyen bir feribot var fakat kalkmak üzereymiş. Hanım, ben ve Yiğit koşarak feribota yetişiyoruz. Tam biniyoruz ki feribot iskeleden ayrılıyor. Hemen güverteye çıkıp bir sigara yakıyoruz. Ardından feribotun yan tarafına oturup denizi seyrederek konuşuyoruz. "Napacağım ben şimdi?" diyorum. "Kaçacaksın bundan sonra." diyor Yiğit. "Ben de seninle geleceğim." diyor Hanım, sarılıyorum ona ve uyanıyorum. Feribot nereye yanaşacaktı hala merak ediyorum.

döverim ben bunu

The Big Bang Theory'i izlemeye başladım geçtiğimiz hafta. Fena dizi değil, yani işte yokluktan idare eder. Sit-com olarak bir Married With Children veya How I Met Your Mother değil tabi ki kesinlikle ama işte vakit geçiriyor. Tek sorunum var bu diziyle ilgili Sheldon Cooper denen inek.

Ceren galiba çok tatlı falan demişti. Ekşi'de de millet hastasıyım gibi şeyler yazmış. Sorun bende mi anlamadım ama ben bunu döverim. Yanımda yöremde olsa ağzına ağzına vururum. Resmen uzun ince bacaklarından tutup sallaya sallaya duvara vurasım geliyor. Bu kadar sinir bozucu karakter yazmak zordur.

İstanbul Büyükşehir

İstanbul gerçekten büyük şehir. Yeni mi anladın demeyin yani tamam tabi ki biliyordum da Silivri'ye giderken geçilen yerlerin de İstanbul sınırlarına bağlı yerler olduğunu görmek kafadaki İstanbul profilinin ne derece farklı olduğu gösteriyor insana. Şimdi bakıyorsunuz Beyoğlu da İstanbul ya da Şişli de ama o ot bile bitmemiş, tarla olarak bile kullanılmayan çorak boş 100 metrede bir evin zor görüldüğü bölgeler de İstanbul. Garip lan.

ayıp be

Bir cenazeye neden gidilir? Vefat etmiş kişiye duyduğunuz sevgi ve saygının sonucu olarak bir vefa borcu ödemedir belki. Dini ya da insani bir görev yerine getiriyorsunuzdur. Veya vefat etmiş kişinin yakınlarının, çocuklarının vs yakınısınızdır. Bu zor günlerinde orada bulunarak onların yanında olduğunuzu ifade etmek, destek vermek istersiniz. Başka birçok insanı ve duygusal sebep bulunabilir bir cenazeye gitmek için.

Bir de gözlemlediğim üzere başka bir kategoride sebepler var ki midemi bulandırdı. Bunlardan bazıları da arkadaşlarla görüşmek, muhabbet etmek, birbiriyle kartvizit değiş tokuşu yaparak gelecek işler için potansiyel yaratmak, belki de iş bağlamak, yüzünü orada gösterip "bakın ben de burdaydım" demek, kameraları görünce kenarlardan ortalara doğru geçip röportaj vermek için ortam yaratmak, reklam yapmak.... diye uzayıp gidiyor.

Ben orda sevdiğim hocama karşı vefa borcumu ödüyordum kendimce fakat çevremde olanları görse muhtemelen Aykut Hocam musalla taşından kalkıp "Hassiktirin lan!" derdi o sert sesiyle.

Başımız Sağolsun

Onun için ne yazabilirim bilmiyorum. Arkadaşlarıma anlata anlata bitiremediğim insandı. Göbeğine sarılası geliyor insanın resmen baba gibi derdim hep. Hala gerçekmiş gibi gelmiyor haber. Yeni dönemde gelip "Oğlum, evladım" diyecekmiş gibi geliyor. Çok karışırım sana iş yaptırmam diye çekime gelmemişti de şimdi olsa da keşke herşeyime karışsa. Ne denebilir ki? Başımız sağolsun. Özleyeceğim hocamı.

aldım verdim

Temmuz ayında soğuk alıp hasta olan bir kişiden daha garibi Ağustos ayında soğuk alıp hasta olan bir kişidir. Bundan daha garip olansa bu iki kişinin sevgili olmasıdır. Ya da garip de olmayabilir şimdi tam emin olamadım.

Dear Konami

Sevgili Konami;
Öncelikle belirtmek isterim ki Pro Evolotion Soccer, halk arasında bilinen ismiyle "Gel bi PES kapışak" isimli oyununuzdan fazlasıyla memnunum. Siz buna oyun da değil "futbol simülasyonu" diyordunuz değil mi bir de pardon. Dediğim gibi bu futbol simülasyonunuzu beğenerek oynuyorum. Özellikle Yiğit'le uzun süreli kapışmalar yaşamamıza vesile olan bir simülasyon kendisi. Onu monitörü ısırmaya çalışırken görebildiğim bir oyun yaptığınız için size ne kadar teşekkür etsem azdır. Zaman zaman Barcelona'yı seçmeme mırın kırın etse de ayrıca Puyol için de bir teşekkürü hakediyorsunuz. Bir insan nasıl bu kadar kolay top çalar, defansın her yerine yetişir ben anlamıyorum ama şikayetçi değilim.

Gelelim şikayetçi olduğum noktalara. Bakın yıl olmuş 2009, bir iki ay sonra 2010 sürümünü çıkaracaksınız bu güzel futbol simülasyonunun. Eğer o sürümde de oyuncuların bilgisayarın kararıyla çatır çutur rakibe kayıp penaltı yaptırmasını, kırmızı kart görmesini engellemeyecekseniz afedersiniz kafanıza sıçayım. Oyuncunun insiyatifi diyor Yiğit bu duruma da, başlarım öyle insiyatife. İlk kırmızı kartı ceza sahasının bayağı dışında ve çaprazda normal sarı kartlık bir faulle görmüşken ve 10 kişiyken, rakip topla kaleye girmek üzereyeken ve ben joysticki bıraktığım halde gidip arkadan kayıp kırmızı kart görmenin nesi insiyatif ulan. Hayır bunu yapan da Sabri Sarıoğlu değil ki koskoca Gabriel Milito.

Bunun dışında anlayamadığım bir şekilde bazı oyuncular top sürerken kendi çevresinde topaç gibi dönmekteler. Ayrıca ara pasının mantığı bir yerde rakibi kandırıp bakmadığın yöne pas atmaksa ben bunu her zaman uygulayabilmek isterim arkadaş. Hani Amerikalılar der ya "No-Look Pass" diye. Aynen onu hep yapmak istiyorum fakat oyuncular genelde baktıkları yönde olan birine ara pası atıyor. Bunlara da bir çözüm bulursanız çok memnun olacağım. Koskoca Konami'siniz, elbet benden iyi biliyorsunuzdur oyun nasıl olmalı falan da hani kullanıcı dostluğunuza sığınıyorum. Düzeltiverin şu olayları. Öptüm hadi kolay gelsin.

Mehmet Kasapoğlu Kanunları 1

No:1 : İstanbul'da belli bir sosyo-kültürel seviyedeki 18-25 yaş arasındaki tüm gençler bir şekilde birbirini tanımaktadır.

No:2 : Bir kızın alışveriş yaparken geçirdiği zaman iki kızın alışveriş yaparken geçirdiği zamanın yarısından daha azdır.

No:3 : Bir barda birlikte oturan kız-erkek ikilisinin karşı karşıya pozisyondan yan yana pozisyona geçme olasılıkları kandaki alkol promili ile doğru orantılıdır.

No:4 : Bir erkeğin masturbasyon yaparken hayal etmediği kız ya en çirkin varlıklar sıralamasında önde geliyordur ya da o erkeğin gerçekten dostudur.

No:5 : 1. Maddede sözü geçen sosyo-kültürel seviye içerisindeki insanlar için barda Bacardi, Malibu vs. veya ismi yazılamayacak derecede ilginç kokteyller içmek kişiye ekstra bir karizma katmaz, sadece cüzdanı boşaltmaya yarar.

Ara ara bu kanunlara yeni maddeler eklemeye devam edeceğim.

damacanadan roller coastera

ABD'de bir adam bir rollercoasterla evlenmeye karar vermiş. Roller coasterdan cinsel ve duygusal anlamda çok etkilendiğini belirtirken geceleri de roller coaster ın fotoğrafıyla uyuduğunu eklemiş.

Maddeye duyulan aşk dedikleri bu olsa gerek. Bu olayın ABD'de olması da pek şaşırtıcı değil bu bağlamda. Türkiye'de ancak damacana falan bulunabiliyor tabi. Adam bildiğin eğlence trenine aşık olmuş. Yani şimdi ben de çok severim böyle adrenalinli atraksiyonları, zamanında Tatilya'da alaboraya, trene az binmemişimdir ama sevgi de bi yere kadar. Şu an en çok yapmak istediğim şeylerden biri bungee jumpingdir mesela. Napayım gidip vinçle mi evleneyim?

Süper Kupa


Güzel başlangıç ama kupadan çok sevindiğim şey aşağıdaki gol sevincidir. Bu sene kenetlendik.

Maçla ilgili yazım askinlaoldukderbeder.blogspot.com'da

Not: Fotoğraflar ntvspor.net'ten.

Mehmet Antoinette

Resmen ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler durumunu gerçekleştirdim. Ekmek almaya gitmeye üşenmekten kelli baktım buzdolabına ve pastayı hatırladım. Aldım kahvaltıda pasta yiyorum. Böyle de elitist bir adamım. Gören de sanar ki pastamı yedikten sonra golf oynamaya veya brança falan gideceğim. Yazımı da zaten robdöşambırla yazıyorum. Nerdee? Kahvaltımı bitirip Kadıköy'e gideceğim. Ordan da otobüslere doluşup ver elini dağ başındaki Olimpiyat Stadı. İnleyen nağmeler ruhumu sardı...

meşgale

Mutlu olunca insanın gerçekten yaratıcılığı düşüyor. Bunu daha önce de tecrübe etmiştim tabi. Yeni farkına varmadım ama bu aralar blogun durgunluğunun tek sebebi mutlu olmakla fazlaca meşgul olmamdır.

allısı morlusu kaça kilosu

Sanırım biraz Galatasaray'lı arkadaş edinmem lazım. Bir saattir Galatasaray'ın yeni formalarına bakıyorum. Özellikle mor olanına bakıp bakıp gülüyorum. Dalga geçmek istiyorum dalga geçecek Galatasaray'lı arkadaş bulamıyorum. Mor forma ne lan? Ahahahaha hatta lklfakjsdkasfjsfs evet böyle de güldüm şu blog hayatında.

Avaz Avaz...


Şimdi bir de böyle birşey var. Çok önceden almıştım ismi, tezahurat arşivi yapma amaçlı fakat birşey yapmadan durmuştu öyle. Tribün blogu yapmaya karar verdim. Genel olarak maçlardan sonra, arada da tribünü ilgilendiren bir durum olduğunda birşeyler karalayacağım. Ne diyelim, avaz avaz sesimiz yükseliyor tribünden, şampiyonluk hırsını yaşıyoruz yeniden...

Bloga katkılarından dolayı Evren ve Anti'ye teşekkürler...

İlk Simpsonlar

Aranızda The Simpsons'ın birinci bölümünü anlatabilecek olan var mı? Öyle youtube'da falan aratıp izlemeden ama. Birkaç kişiye sordum kimse bilmiyordu. Ben de The Simpsons 1. sezonu indirmeye başladım. Aha bu da torrent linki.

Mukaddes Pelinsu

Merhaba, benim adım Mukaddes Pelinsu. Babaannemin ısrarlarına dayanamayan ebeveynlerim Mukaddes ismini koymak zorunda kalmışlar. Düşünüyorum da iyi de etmişler. 50 yaşıma kadar bir Pelinsu olmanın gerektirdiklerini yaparak yaşar, 50'mden sonra da Mukaddes Nine olarak mahallenin çocuklarına kurabiye dağıtabilirim.

Kafama kurdele bağlamak şu yaşlarda beni arkadaşlarım arasında havalı gösterdiğinden şimdilik tarzım olarak bunu seçtim. İlerleyen zamanlarda bir dönem pop, bir dönem metal ve bir takım başka akımların etkisinde şekillenecek olan kişiliğim en nihayetinde bir Pelinsu olduğum için hassas ve duygusal, çıtkırıldım, çantasını dirsek içinde taşıyan, makyaj yapmak ve vitrinlere bakarak yürümek en büyük hobileri olan bir yapıya bürünecektir.

Hobiler demişken şimdi de hobilerim var. Boş zamanlarımda sağa veya sola bakmayı severim. Yeterince sağa baktığıma karar verdikten sonra kafamı sola çevirir biraz da sola bakarım. Arada göbeğime üflemek suretiyle beni güldürmeye çalışan insanları da ziyadesiyle komik bulurum. Evet, göbeğime üfletmek de hobilerimdendir. Henüz yürüyemediğim ya da elimi kolumu verimli kullanamadığım için pek fazla hobi seçeneğim yok. Emekleyebiliyorum tamam ama o da bir yere kadar.

Hepinize kucak dolusu sevgiler gönderirken nerde benim gibi bir bebek görürseniz göbeğine üflemeyi unutmayın derim. 14 yıl sonra Manyaqh Phelinn ve 20 yıl sonra da Sarı Şeker Pelinsu olarak görüşmek üzere. Esen kalın.

Lopez'in kalçalısı

Bir ara ne kadar meşhurdu Jennifer Lopez kalçası. Her büyük kalçalı Jennifer Lopez'e benzetilirdi. Haberler çıkardı gazetelerin 2. sayfalarında Jennifer Lopez kalçalarını bilmemkaç milyon dolara sigortalattı falan diye. Noldu şimdi? Yaşlanınca küçüldü mü Jennifer Lopez kalçası? Ya da Kim Kardashian çıktı mertlik bozuldu mu?

bre berber

Berber sandalyesinde ülkeyi kurtaran adam; sana büyük saygım var. Omzuna deydirilme stresiyle, gırtlağına dayanmış bir usturayla ve berberin el hareketleriyle sağa sola yatan kafanla nasıl bu kadar bol cümle kurup bu kadar bol keseden atabiliyorsun şaşırıyorum. Fakat saygı duyuyorum.

19.07


Geç oldu ama kutlu olsun...

zannedersem tek eksiğiniz yasaktı

Büyük üstad Şahin K'nın bir repliğinden arakladığım başlıkla yazıma başlamak istedim. O güzide filmde de Şahin Ağa sorar arabada giderken yanındaki hanımefendiye bir eksiğiniz yoktu değil mi keyfiniz yerinde mi gibi soruları hiç sıkıntı olmadığını öğrenince de başlığın orjinal halini sorar ve olayları geliştirirdi. Ben de şimdi hükümete bunu sorarak başlıyorum. Herşeyimiz tamamdı, işsizliği çözdük, ergenekondu, Kürt sorunuydu, üniversitelerin haliydi herşey çözümlendi tek eksiğimiz bu yasaktı. Şimdi muhteşemin muhunda bir ülke olduk işte.

Bildiğiniz gibi yarından itibaren cezaevleri, tımarhaneler,evler ve otellerin bazı odaları dışında tüm kapalı alanlarda sigara içmek yasak olacak. Eve otele zaten karışacak halleri yoktu da cezaevi ve tımarhanelere ayrıcalık tanınması sanırım sigara içen insan ya hapisliktir ya deli düşüncesi olabilir. Bir mekanın bahçesi olması da yetmeyecekmiş. Bahçenin üstü tenteyle kapalıysa yan cephelerinin yüzde 50 den fazlası açık olursa ancak kapalı alan statüsünden çıkıyormuş. Bu veriler ışığında keyifle sigara içerek oturabileceğimiz yer sayısında ciddi bir düşüş olacak. 7 yıldır bıkıp usanmadan keyifle gittiğim kafeye sanırım artık pek gidemeyeceğim. İnsan yarım saatte bir kalkıp dışarı çıkmak istemiyor haliyle. Hadi düz ayak kafelerde neyse de Taksim'de Kadıköy'de bir sürü apartmanın üst katlarında barlar, kafeler var. Adam her sigara içeceği zaman 5 kat inip çıkar mı? Ben söyliyim o 5 katı hiç çıkmaz gider açık havada bir yerde oturur. Peki o 5. kattaki mekan nolur? Oh ne güzel dumansız oturabileceğiz diyen birkaç dangalak yeni müşteriyle geçinmeye çalışır. Çoğu da pek fazla dayanamaz kapıya kilidi vurur.

Haydi olayın ekonomik boyutunu bir kenara koyuyorum. Zaman içinde göreceğizdir sonuçları. Avrupa veya ABD'de de bu yasaklar var ama batan işletme yok diye gelmeyin bana. Bizim millet farklı onlar farklı. Biraz halkını tanımak lazım. Bu halk keyifle oturamayacağı bir yeri tercih etmez. Neyse zamanla haberlerde battığı için ağlayan bar-cafe işletmecilerini görünce belki anlar sigarayla savaşan dangalaklar ne yaptıklarını. Asıl söylemek istediğim bu yasağı getirirken en çok sözü edilen sigara içmeyenlerin hak ve özgürlükleri meselesi. Tamam, saygı duyuyorum kendilerine içmeyebilirler, içmesinler de. Onların da sigara dumanı solumadan bir yerde oturabilme hakları ve özgürlükleri olmalıdır. Kimse kimsenin dumanını solumak zorunda değil. Fakat bu özgürlük benim bu salt keyiften değil fizyolojik ve psikolojik bir bağımlılıktan dolayı içmek zorunda olduğum sigarayı nerde içeceğime müdehale eden bir hale geliyorsa benim özgürlüğüme tecavüze başlamış demektir. Sigara içmeyen insanların özgürlüğünü gözetirken sigara içenlere böcek muamelesi yapıp "İçeceksen yürü git dışarda iç." demek tek kelimeyle faşizmdir. Bu çeşit faşizme hava faşizmi denebilir. Buradaki havalar hep benim. Ben kokusunu almayacak da olsam sen o havaya dumanını salamazsın, izin vermiyorum demektir.

Peki nasıl bir çözüm getirilmeliydi? Bunu söylememe bile gerek yok aslında hem sigara içmeyenleri memnun edecek hem de içenleri mağdur etmeyecek bir düzenleme nasıl yapabiliriz diye 10 dakika düşünselerdi şu sonuçlara varabilirlerdi. Öncelikle en basit yöntem tabi ki birçok yerde zaten çoktan uygulanan sigara içilen-içilmeyen bölüm ayrımının keskinleştirilmesi gerekirse araya camekan çekilmesi zorunluluğu ve havalandırma düzenlemesinin sıkı denetlenmesi yapılarak isteyen dumansız hava sahasında takılabilirdi istediği gibi. Daha ekstrem bir çözüm mü istiyorsunuz? O da basit. İçki her mekan satamıyor şu an değil mi? İçki ruhsatı denen birşey var ki almak için bir tarafını yırtıyor işletmeciler. Hayvani vergilerin dışında yakınlarda eğitim kurumu olmaması gibi bir çok özelliğe bakılıyor bu ruhsat verilirken. Sigara için de çok kolayca bu ruhsat uygulamasına geçilebilirdi. İsteyen işletme müşteri profilinin istekleri ve kar-zarar dengesine bakarak bu ruhsatı alıp almama kararı verebilirdi. Böylece sigara içmeyen biri sigara ruhsatı olan bir mekana girmek istediğinde karşılaşacağı dumanı bilir ya da tam tersi durumda sigara içen kişi dışarı çıkıp sigara içmek zorunda olacağını kabullenerek giderdi. Alan memnun satan memnun olurdu yani. Dediğim gibi bunları düşünmek çok zor olmasa gerek.

Sigara içip de kafası çalışan herkesin çok zamandır söylediği şeyleri bir kez de ben söyledim. Maksat fikrimiz belli olsun. Bu yasak nedeniyle sigarayı bırakmayı hiç düşünmüyorum ki inadına daha da çekici kılıyor. Umarım belli bir süre sonra geriye bakıp da "Lan sigara içenlerin insan haklarına tecavüz etmişiz." diye düşünür kural koyucular. Pek sanmıyorum ya neyse. Son olarak da "Okeye Beşinci" uygulamasını öneren Sağlık Bakanı Recep Akdağ'a bir kahveden gelen cevabı iletmek istiyorum.

-Sağlık Bakanı sigara içenler okeye beşinci bulup sigara içmeye gidebilir diyor, ne diyorsunuz?
-O zaman bakan beyi çağırırız beşinci.

sıkı tut

gargara

Adnan Polat bir boğazını temizlese, şöyle kallavi bir balgam atsa ortaya çıkacak yeni ses tonuyla bırak GS başkanlığını kongre üyeliği bile yaptırmazlar.

Geber

İspanyol'ların gerizekalı ve orospu çocuğu olan kısmının her yıl katıldığı ve onlarca boğanın vahşice öldürülmesiyle sonuçlanan orospu çocuğu San Fermin festivalinde bu yıl bir orospu çocuğu ölmüş. Bir insanın ölümüne sevinilir mi demeyin. Bu orospu çocuklarının topu ölse zerre üzüntü duymam. Matador denen baş orospu çocuklarını zaten toplayıp yakmak lazım. Ağzımı da bozdum ama müstehak bu hayvanlara işkence etmeyi kültür sayan orospu çocuklarına.

kırmızı giyenin...

Hardalın yanına, ketçabı koyanın
Shell'den benzin alanın,
McDonald's'da yiyenin,
Karpuzun yanına, kavunu koyanın,
Ulusoy'a binenin,
Suada'ya gidenin,
Kırmızı giyenin,
Kırmızı giyenin,
Kırmızı giyenin,
A...

KFY 2009

güneşin sofrasındayım

Uzun zamandır konsere gitmiyordum. Hatta sanırım ta ne zamanki Woo Hoo konserinden beri. Lafı gelmişken Woo Hoo bu hafta yine Disko Kralı'ndaymış. Aferin kızlar. Bu uzun aradan sonra gittiğim konser de ancak Bandista olurdu. Şarkılarını bolca dinlememekle beraber hiç canlı izlememiştim. Uzun uzun anlatmak gereksiz. Tam anlamıyla güzel insanlardan müteşekkil bir grup Bandista. Bundan sonra nerde bulsam giderim sanırım konserlerine. Bandista'yı sevelim, sevdirelim.

iğrendim

Hatırladığım senelerde doğan kızlar büyümüş de - aslında yaşça hala büyümemiş de fiziken büyümüş - sevgilileri sandıkları adamlarla gece boyu takılıp sabaha kadar sevişir olmuşlar. 15 yaşında bir kızın bol dekolteli bluz ve topuklu ayakkabı kombinasyonuyla gezmesi beni hem şaşırtıyor hem de üzüyor. Eski kafalı bir adam değilim öyle ama herşeyin de bir vakti var. Aceleleri ne anlamıyorum ki. Onlara prim yaptıran mahalle delikanlılarına da diyecek söz yok. Kardeşi yaşında kızı yatağa atmak için bin takla atarlar gelip bize sevgilisinin resmini gösterdikten sonra. Delikanlılar işte.

bu ne şiddet bu celal

"Seni var ya öldürürüm ha! Linç ederim seni. Bir daha karşıma çıkma ibne." - Evimin önünde arkadaşına bağıran 10 yaşlarındaki bir kız çocuğu.

türkülerle türkiye

Fizy.com'dan benim kadar türkü dinleyen bir insan daha yoktur. Bir başladım Kalenin Bedenleri'nden en son Mardin Kapı Şen Olur'la bitirdim. Ara ara yapıyorum böyle türkülerle Türkiye'm turu. Bu seferkine Ceren'i de dahil ettim ki hiç şikayetçi değildi. Muhteşemin muhunda türkülerimiz var. Türkülerimizi sevelim, dinleyelim. Hep rock hep elektronik nereye kadar? He ben son zamanlarda onları da dinlemez oldum o da ayrı mesele. Varsa yoksa oynak civelek türküler. Sanırım amca olma yolunda sağlam adımlarla ilerliyorum. 5 yıla kalmaz gömlek cebimde sigara taşımaya başlarım.

Rüya Bilmecesi 18

Çok uzun öyle dallanıp budaklanan, saçmalıklar içinde yüzdüğüm bir rüya değil bu seferki de çok gerçekçi olduğu için unutamadım yazmak istedim. Normalde gereksiz fiziki acıya pek dayanıklı bir insan değilimdir. Ha derseniz gerekli fiziki acı ne ki diye o başka bir yazının konusu olur. Bu acıya dayanıksızlık ve aslında pek istememem nedeniyle de hiç dövme yaptırmadım ve yaptırmayı da düşünmüyorum.

Fakat gel gör ki bilinçaltım nasıl bir şekilde dolmuşsa, rüyamda sırtımda kocaman bir dövme varmış da ben onu sildirmeye gitmişim. Çıkarıyorum adamın önünde tişörtümü. Elinde dövme yapma aletine benzer birşeyle geliyor sırtıma. Dızzzzzt diye bir sesle beraber resmen sırtımı binlerce kedi aynı anda tırmalıyor. Can acısından yumruğumu ısırıyorum falan ama dayanılıcak gibi bir acı değil. Çok şükür acıya daha fazla dayanmak zorunda kalmadan uyandım. Uyandığımda sırtım sızlıyormuş gibi hissediyordum.

büyümeli

23-24 yaşına gelmiş insanların hala yazarken v yerine w kullanması, kelimeleri çarpık çurpuk yazması, 15 yaşında gibi cümlelerle MSN iletisi yazması beni derinden yaralıyor.

Kemer?

Kemer Country'yi iki yıl öncesine kadar Antalya-Kemer'de sanan tek insan ben değilimdir herhalde.

Çok uzun zamandır bu kadar süre evden çıkmadığım olmamıştı. Adeta bir huzur yuvası sandığım, akşamları ve gece yere su damlasa sesi duyulacak kıvamda olan sokağım meğer gündüz tam bir çocuk parkı, bir çarşamba pazarı veya ne bileyim bir gençlik piyasa mekanıymış. Gürültüden film izleyemiyorum ki camı, balkonu da kapatmak imkansız takdir edersiniz ki bu sıcaklarda. Ayrıca inanılmaz dakik bir patates soğancımız var. Adam tam 4'te sokağın ucundan giriyor, yavaş yavaş, bağıra bağıra ancak 4'ü çeyrek geçe gibi 50 metrelik sokağı geçebiliyor. İş disiplinine saygı duydum.

Ben bir Fransız kadını olsaydım kendimi çok kötü hissederdim. Fransız olman yetmemiş bir de kadın olmuşsun, en azından koltuk altını traş et be kadın!

Hulahop kelimesine hayranım.

Seven Pounds

Yine Yiğit'in bir ara önerdiği, bir türlü izleme fırsatı bulamadığım bir filmdi Seven Pounds. Sonunda izledim ve iyi ki izlemişim demesem de izlediğime pişman da değilim. Ha eğer Pursuit of Happyness'ı izlememiş olsaydım "Oy babayn bu Will Smith ne güzel adammış." derdim ama işte o filmde zaten Will Smith'in neler yapabileceğini gördüğüm için pek şaşırtıcı gelmedi Seven Pounds'daki performansı.

Seven Pounds; içinde büyük bir pişmanlık taşıyan Ben Thomas'ın bu pişmanlıktan kurtulabilmek adına adeta bir kefaret ödeme çabasıyla tam bir meleğe dönüşme hikayesi. Çok fazla da anlatıp filmin süprizini ve tadını kaçırmak istemiyorum da çok içe dokunan bir hikaye olduğunu söyleyebilirim. Will Smith muhteşem bir performansla oynuyor yine. Kafasını eğişinde, Yes diyişinde bile bütünüyle Ben Thomas karakterinin acısını, hüznünü gösteriyor. Birazcık duygusal olan birini çok rahat ağlatabilir sadece bakışlarıyla. Kendisini zaten seviyordum bu rolüyle de sevgim perçinlendi. Umarım hep Pursuit of Happyness ve Seven Pounds gibi filmlerde oynamaya devam eder.

Filme yapacağım en büyük eleştiri kurgunun yavaşlığına olacak. Film son yarım saat hatta 20 dakikaya kadar bir türlü akmıyor. Tamam her saniyesinde Ben Thomas'ın acısını biz de yaşıyoruz tam olarak ne olduğunu anlamadan ama film bir türlü akmıyor. Hikayenin tamamını bir türlü anlatmadığı için de bir yandan neler olduğunu anlamaya çalışıyor bir yandan e hadi artık birşeyler olsun diyor insan. Sonlara gelince, konu bağlanmaya, süprizler ortaya çıkmaya başlayıncaysa o kadar güzel akmaya başlıyor ki bir anda film bitiyor. Keşke tempoyu daha iyi ayarlıyabilseymiş yönetmen.

Duygusal anlar yaşamak isteyen, Will Smith'i sadece bir aksiyon-komedi oyuncusu sanan varsa bu filmi kesinlikle izlemeli. Ortalara kadar sıkılıp kapatmadan dayanabilirseniz devamı rahat gelecektir. He bir de Rosario Dawson ve Woody Harrelson da filme çok iyi gitmişler acıyı desteklemişler özellikle Death Proof'un seksi kızı Rosario Dawson'ı böyle görmek çok şaşırttı. Woody Harrelson'sa hala gözümde bir Micky Knox'tur kör de olsa topal da.

Somers Town

İngiliz sinemasının son zamanlarda çıkardığı en iyi yönetmen sanırım Shane Meadows. This İs England'la ödülleri toplamasının ardından o filmle tanımıştım kendisini. Ardından Dead Man's Shoes'u da izledim ki bundan sonra naparsa takip etmek gerektiğini anladım. Somers Town da bu güzel ağabeyin son filmi.

71 dakikalık, kısacık, sevimli, siyah-beyaz bir film Somers Town. This Is England'ın veledi Thomas Turgoose büyümüş de tek başına sokaklarda takılır, bira içer, zibidilik yapar olmuş. Gelecekte çok iyi oyuncu olacağı kesin olan bu çocuk bu filmde de gayet iyi. Tavırlarıyla olsun bakışlarıyla olsun karakterin hissini verebiliyor. Onun oynadığı karakter Tomo herşeyini geride bırakıp Londra'ya gelmiştir. Onun gibi yalnız bir göçmen çocuğu Marek'le tanışır ve dostluklarını izleriz. İngiltere'deki göçmenlik sorunlarına, erenliğe, yalnızlığa, aşka ve daha birçok konuya hiçbirinin içine tam olarak dalmadan kenarından ana konu olarak bellediği dostluğu destekleyecek şekilde dokundurmuş Shane Meadows. Filmin görüntüleri siyah beyaz ama içi gerçekten çok renkli.

Kısa bir vakitte güzel, iç ısıtan bir film izlemek isterseniz bulup izleyin bu filmi. Shane Meadows ismini de bir kenara yazın. Daha bakalım ne güzellikler çıkaracak piyasaya.

Türküler Yanmaz


2 Temmuz'u unutmamak lazım.

Kesik İçgüdü

Hayatım boyunca Temel İçgüdü'yü belki 10 kez izlemişimdir. Fakat hepsi televizyonda olduğu için hala filmin tamamını hiç izlemediğimi farkettim geçen gün. Şu sıradakiler bitsin de indireyim bari.

Ece ?

Sene sanırım 1998 veya 1999. Yer İzmit Bayramoğlu'ndaki Emekli Sandığı dinlenme tesisleri. Bebekliğimden beri neredeyse her yaz gittiğimiz ve bu anlatacağım yazdan sonra da pek çok kez gideceğim bu tatil köyümsü tesise yine 12 günlük tatilimizi yapmak için gitmişiz. Bayramoğlu benim için özel bir yer olmuştur hep. Şimdi anlatıcağım hikaye, başka bir yaz sevgili yapmak, son gidişte de sevgiliyle gittiğim ilk tatil olması gibi özellikleriyle her zaman seveceğim bir yerdir Bayramoğlu.

Aileyle çıkılan tatiller malumunuzdur. Bir çocuk için eğer kendi yaş grubundan anlaşabileceği arkadaşları bir an önce edinmezse geldiğine geleceğine pişman eden bir aktiviteye dönüşür. Benim bu seferki tatilde öyle bir sıkıntım olmamıştı neyse ki. Daha ilk günden annemin arkadaşının çocukları Deniz, Kutay ( Ya da Kutlu hatırlayamıyorum) ve onların kuzeni Kıvılcım'la tanıştırılmış ve birlikte takılmaya başlamıştık. Kutay-Kutlu benim yaşımdayken, Deniz ve Kıvılcım ise birkaç yaş büyüktü bizden. Bu üçlünün en büyük özelliğine gelirsek üçü de mahallelerinin en azılı hip-hopçıları ve bunun getirisi olarak graffiticileriydi. O zamana kadar rap nedir hiphop nedir bilmeyen bir çocuk için bir anda graffiti mraffiti diye konuşan, düz zemin bulunca amuda kalkıp kafasının üstünde dönen, evden getirdikleri tahta kalemleriyle sağa sola "Tek atıyoruz." diyerek okuyamadığın şeyler yazan insanlar görmek gerçekten şaşırtıcı bir deneyimdi. Hip-hop kültürüyle ilgili zerre bilgim olmamasına rağmen üçüyle de nasıl anlaşmıştım, neler konuşuyorduk, neden sevmiştik birbirimizi hiç hatırlamıyorum.

İlk günler böyle geçti. Gündüzler havuza girmekle, gecelerse dışarı çıkıp etrafa tek atan Deniz'i ya da yerde ters dönmüş hamamböceği gibi çırpınan Kutlu-Kutay'ı izlemekle geçiyordu. Havuz başında uzanırken de etrafı keserek ölümüne dedikodu yaptığımızı hatırlıyorum. Kutay-Kutlu'yla benim yaşımıza uygun görünen birkaç kız vardı ama nasıl tanışılır bilmiyorduk. O zamana kadar da hiç sevgilim olmamıştı. Daha 10-11 yaşında ne sevgilisi hem. Çükümü yeni keşfediyordum belki de. Günler böyle birbirini kovalarken Deniz'le Kıvılcım Ankaralı bir ağabey-kardeşle tanıştılar. Fena çocuklar değillerdi ama daha önce hiç Ankaralı konuşması duymayan ben, bunlar her konuştuğunda gülmemek için kendimi zor tutuyordum. La bebe, geliverdi, gidiverdi falan diye konuştukça kıkır kıkır gülüyor, ayıp olacak diye de hiç çaktıramıyordum. Bu ağabey-kardeş ikilisinin grubumuza katılmasına başta ne sevinmiştim ne üzülmüştüm ama sonradan iyi ki katılmışlar diyecektim.

Grubumuzun genişlemesi Ankaralılar'la sınırlı kalmadı. Bu Ankara ikilisi Ece ve ismini hatırlayamadığım bir kızla daha tanışıyorlardı. Ece ve öteki kız Kutlu-Kutay'la benim nasıl tanışsak acaba diye kestiğimiz kızlardan başkası değildi. Ankaralılar sayesinde büyük bir dertten kurtulmuş ve kızlarla ilk aşamayı atlatmıştık. Nasıl olduğunu anlamadığımız bir şekilde konuşmadan anlaşarak Kutlu-Kutay'la kızları paylaştık. Ya da kızlar bizi paylaşmıştı bilemiyorum. Fakat şikayetçi değildim zaten en başından beri benim gözüm Ece'deydi.

Ece; benimle aynı yaşta, minyon, sarışın düz saçlı, yeşil gözlü, şirin bir kızdı. Öteki kıza göre bariz bir şekilde çok daha güzeldi. Renkli göz takıntım o zamandan belliymiş demek ki şimdi düşününce anlaşılıyor. Zaten bir insanın çocukluğunda yaşadıklarının, yaptığı seçimlerin geleceğine etki etmemesi imkansız değil mi azizim? Neyse, birkaç gün de yeni kalabalık grubumuzla aynı aktivitelere devam ettik. Havuzda coşkumuz artmıştı. Resmen kamp bizimdi sanki. Sadece biz eğlenebilirdik havuzda. Kızlarlaysa evet karşılıklı paylaşım yapılmıştı ama bunun dışında hiçbir yakınlaşma belirtisi yoktu. Sadece Ece daha çok benim yanımda yürüyor, benimle sohbet ediyor, öteki kızsa Kutlu-Kutay'la konuşmayı seviyordu. Günler böyle neşe içinde geçip giderken 12 günün sonuna doğru geldik.

Sondan bir ya da iki önceki gün, bir öğlen vaktı, öğle yemeğinden sonra havuza girmeden önce, boğucu havadan kaçıp televizyon salonuna girmiştik. Ben, Ece, Kutlu-Kutay, Öteki Kız ve Ankaralılar. Televizyon salonu serin, televizyon salonu karanlıktı. Yemeğin de insan verdiği ağırlık hepimizin bünyesine çökmüştü. Televizyon salonundaki sıra sıra koltuklardan arkalarda olanlarından birine Ece ve ben oturmuş boş boş televizyona bakıyorduk. Üzerime çöken ağırlık dayanılmaz hale geldi ve birden kafamı Ece'nin bacaklarında buldum. Bacaklarına yatmış uykuyla uyanıklık arasında gider gelirken saçlarımda gezinen elini farkettim. Kafamı çevirip baktım yüzüne, yeşil gözlerinin içi gülüyordu. Kafamı karnına doğru çevirerek yatmaya devam ettim. Bir süre daha saçlarımı ve yanağımı okşadıktan sonra kalk hadi dedi. Neden kalkmamı istedi bilmiyorum ama o zamana kadar yaşadığım belki de en güzel an bitmiş, en heyecan verici an yaklaşmaktaydı. Birbirimize bakıyorduk. Aklımdan filmlerdeki gibi öpüşmek geçtiğini hatırlıyorum. Yaklaştı ve sarılıp yanağımı öptü. Bense yanağını öptükten sonra dudaklarına yönelmiştim ki geri çekildi. Utangaç bir şekilde "Ya olmaaaz" diyişi hala aklımda.

Bu olay aramıza ufak bir soğukluk soksa da çabuk atlatıldı. Son iki günü neredeyse sürekli el ele geçirdikten sonra ayrılık vakti geldi. Ayrılış anında neler yaptığımızı, ne konuştuğumuzu , neden ev telefonlarımızı almadığımızı hiç hatırlamıyorum. Bunları hatırlamamak sorun değil de, soyadını da hiç hatırlamıyorum. En azından bir şansımı deneyip, teknolojinin nimetlerinden faydalanıp Facebook'ta bir aramak isterdim. Tam olarak sevgilim olmasa da ilk arkadaştan öte yakınlaştığım kızın şu an neye benzediğini görüp, birkaç kelam etmek isterdim. Sağlık olsun.

tvit

Her taraftan duymaya başlayınca neymiş ne değilmiş diye bir bakayım dedim bu twitter'a. Çok çekici birşey gibi de gelmedi ne bileyim şunu yaptım bunu yaptım yazmak gibi. Değişik amaçlar için kullanılabilir belki. Bir de ünlüler varmış takip ediyormuşsun dediler. Hemen Ellen'ımı aldım takibe. Siz de beni almak isterseniz nickim yine conradbundy.

Dark City 2

Sonunda üçüncü denemede Dark City'i bitirmeyi başardım. Daha önce de dediğim gibi sevmiştim ama ilginç bir şekilde uykum geliyor ve izlemeye devam edemiyordum filmi. Bitirince gerçekten sevindim. Bu film üstüne kelam etmek aslında çok zor ve yoğun bir beyin aktivitesi gerektiriyor fakat kısaca şöyle birkaç cümle etmek istiyorum.

Tamamiyle gece geçen bir filmde görüntü yönetmenliği yapmak nasıl bir deneyimdir çok merak ediyorum ama bu filmde ustaca yapmış görüntü yönetmeni işini. Işıklara öyle hayran oldum ki ara ara geri alıp gölgelendirmeleri inceledim. Parçalı ışık hastası bir insanımdır ben zaten ki bu film de beni resmen ışık yönünden orgazma ulaştırdı. Bütün o derin felsefi fikrini falan bıraksak bile sırf ışıklarını görmek için izlenecek bir film Dark City.

Filmin felsefi altyapısını tam olarak çözümleyecek kapasitede ya da şu anlık o derece kafa çalıştırabilecek durumda görmüyorum kendimi ama filmi izleyince insan kendisine bir gerçek nedir diye sorabiliyor. Birçokların dediği gibi Matrix öncüsü olarak yaşadığımız hayat ne derece gerçeklik fikrinden yola çıkarken alttan alta da bize dayatılanı sorgu sual etmeden kabul etme durumunu da eleştiriyor film. Bize sunulan ve kendimiz gerçekten istiyormuşuz gibi yaşamamız istenilen hayatın akışına o derece kaptırmışız ki hayat boyu güneş doğmasa, sürekli gece yaşasak bile bunu sorgulamayacağız fikri var. Bu filmde kullanılan fikirlerin bir takım yaradılış teorilerinden de alındığını duymuştum ve şöyle bir göz attım da evet birçok esinlenme var.

Bu esinlenmeler çok güzel tabi ki. Yönetmen Alex Proyas kendinden önceki felefi düşüncelerden ve teorilerden etkilenmiş ama Wachowski kardeşler direk Alex Proyas'tan etkilenmiş. Ben ilkini tercih ederim. En azından ışıkları daha güzel olmuş.

The Tracey Fragments

Çok zaman önce Yiğit bir film festivalinde izleyip de bana bahsetmişti bulursan izle kesin diye bu filmi. Bu güne kısmetmiş. Geç olması hiç izlememekten iyidir. The Tracey Fragments; canım ciğerim, pek sevdiğim, aşık olunası insan Ellen Page'in 2007'de oynadığı, pek bilinmeyen sadece festival çevrelerinde adını duyurmuş filmi. Ellen Page'in film boyunca görünmediği 1 saniye yok sanırım ve gerçekten de filmin az sonra değineceğim en önemli yönü olan kurgusundan sonra en güzel şeyi. 20 yaşında bir oyuncu olarak müthiş bir olgunluğun yanına kattığı çocuksulukla oynuyor 15 yaşındaki Tracey Berkowitz'i. Oyunculuğun göze battığı hiçbir yer yok ve zaten aynı yıl oynadığı diğer film Juno'yla da ne kadar iyi olduğunu ispatlamıştı Ellen Page.

Filmin en dikkat çekici ve en önemli yönüne gelirsek, daha önce hiçbir filmde görmediğim ve kolay kolay görebileceğini sanmadığım kurgusu. Bir sinema filminden çok bir video art çalışması gibi işlenmiş film. Kısaca özetlemek gerekirse öncelikle filmin akışı doğrusal değil. Tracey'nin hayatından bir takım kesitler izliyoruz ve bunları ancak filmin sonunda doğrusal bir çizgiye oturtup olay akışını anlayabiliyoruz. Bunun dışında film sadece 75 dakika fakat bittiğinde sanki 4-5 saatlik film izlemiş gibi hissediyorsunuz. Ekranın tek kare olduğu anlar o kadar az ki. Sürekli ekran birden fazla boy boy kareye bölünüyor ve her karede bazen farklı sahneler bazen de aynı sahnenin farklı açıları ya da sahnenin içinden detaylar görünüyor. Bir yandan konuyu takip edip hangi karenin asıl izlemeniz gereken olduğunu şaşırırken insanın gözü de haliyle diğer karelere kayıyor ve inanılmaz bir imaj bombardımanına tutuluyor beyniniz.

Bu değişik kurgu tekniğinin sadece filme biçimsel bir yenilik katmak amaçlı kullanılmadığını düşünüyorum. Ekranda gördüğümüz çeşitli imgelerle ve detaylarla o anda sahnenin duygu yoğunluğu neyse, Tracey Berkowitz ne hissediyorsa biz de o duyguya ve hislere daha kolay girebiliyoruz. Bir nevi bilinçaltına ve bilinçüstüne hücum. Tam olarak düz bir bilinçle izleyemedim filmin tamamını. Fakat algılarım o kadar açılmış ki bunca imgeyi gördükten sonra filmin sonunda resmen 15 yaşındaki Tracey'nin hissettiklerini 22 yaşındaki Mehmet olarak tam manasıyla anladım. Bunu da sanırım bu kurgu tekniğine borçluyuz.

Bruce McDonald daha önce adını hiç duymadığım Kanadalı bir yönetmen fakat bu filmden sonra aklıma takip edilecek yönetmenlerden biri olarak girdi Bruce ağabey. Siz de merak ediyorsanız The Tracey Fragments'ı izleyerek başlamakta fayda var.

al eline kuponu ara nalkaponu

Güzel bir pazar günü geçirmek için en iyi yerlerden biri Veliefendi Hipodromu. Gazi Koşusu olduğu için yaşanan kalabalık olmadığında daha da güzel olur. Zaten Veliefendi'deki kadar güzel insanın toplandığı yerin az olduğunu bir iki yıl önce deneyimlemiştik. Güzel insanların yanında da tabi haliyle her tarafta dünyanın en güzel hayvanı olunca keyif almamak imkansız. Hele bir de uzun zamandır oynadığınız ilk altılıyı tutturmak ayrı bir zevk. Tüm safkanların ayakları düz bassın diyor başta Live Well ve Selim Kaya olmak üzere bize para kazandıran tüm atları ve jokeyleri yanaklarından öpüyorum.

Dark City

Yeni bir Benjamin Button vakasıyla karşı karşıyayım. The Curious Case of Benjamin Button'ı da ne kadar güzel film olsa da 3 seferde izleyebilmiştim. Şimdi de aynı durum Dark City'de oluyor. 1998 yapımı bu güzel bilimkurgu filmini 2. seferde de bitiremedim. Gerçekten sevdim filmi. Özellikle görüntü yönetmenine hayran oldum, konu da gayet ilgi çekici ama işte iki seferdir birkaç saniyelik uyuklamalar yaşadığımı farkedince kapatıyorum. 3te bitecek kararlıyım.

Kupa Öpmek Onların Da Hakkı

Cesc Fabregas, Sergio Aguero vb futbolculara çok üzülüyorum. Adamlar Avrupa'nın ve haliyle dünyanın en önemli liglerinde en büyük takımlarında oynuyorlar fakat yıllardır kulüpleriyle bir kupa kaldırmışlıkları, boyunlarına bir madalya takıp da kupa töreninde birbirlerinin üstüne su atmışlıkları yok. Yani şimdi Man Utd ve Chelsea varken Arsenal nasıl şampiyon olabilir ki? Aynı şekilde Barcelona ve Real Madrid varken kolay kolay üçüncü takım araya nasıl girip de şampiyon olacak? Şampiyonlar Ligi için de ha keza. Şampiyonluk 3-4 hadi bilemedim 5 takım arasında değişir ve bunlar arasında ne Arsenal var ne Atletico Madrid ne de Fiorentina. 4 yılda bir Avrupa ya da Dünya Kupası olacak da orda kupa kazanma umuduyla oynayacaklar. Ha tabi bu İspanyol, Brezilyalı vs olanlar için geçerli. Garibim Togo ne yapsın Dünya Kupası'nda da Emmanuel Adebayor stadda kupayla tur atsın? Afrika Kupası'nda da birşey yaptığını duymadım.

Fabregas'ın, David Villa'nın kupa öpmediği dünyada Sabri Sarıoğlu'nun İbrahim Üzülmez'in evine madalya köşesi yapması içimi acıtıyor.

menajer konekting piipıl

"Menajerler çok önemlidir insanın hayatında. Sonuçta bütün connectionları onlar yapıyor." - Meyra - 26.06.2009

NTV'de Burcu Esmersoy'la Yekta Kopan'ın yaptığı programa bu gece katılan Meyra isimli ilk bakışta Tori Amos sanabileceğiniz şarkıcı bayanın menajerlik müessesi üzerine yorumunu okudunuz. Daha önce de Tuba Ünsal'ın bu tarzda bir söylemine denk gelmiştim ki şimdi ne olduğunu zerre hatırlamıyorum. Neyse Meyra'cığım hoş kadınsın, sesin de fena değil, siyah oje de yakışmış, aman connectionlarını koparma. Daha büyük yerlere gelirsin, çok büyük stagelere çıkarsın belki bir gün Tori Amos tributelükten kurtulup bir world star olursun.

Maykıl are you ok?


Ah be Maykıl'ım her ne kadar yaptırdığın binbeşyüz estetik ameliyata, güzelim derini ağarta ağarta ebesini sikmene ve bazı denyo davranışlarına uyuz olsam da severdim seni. Bir Bad olsun, Thriller olsun, Smooth Criminal olsun ne de güzel şarkılardı. Bi gelemedin Türkiye'ye karşılıklı anivacivokkey diyemedik. Şimdi biz mi gelelim oralara açık hava konserine?

Yes Man


Uzun zamandır sınavlardan, işlerden fırsat buldukça ancak dizi izliyordum. 20 dk veya 40 dk izlemek daha kolay geliyor. Tabi bir de zaten bildiğin bir konuya devam etmek durumu var. Şimdi yeni film izlemeye onu anlamaya kim uğraşacak diyor beyin başka şeylerle yeterince meşgulken. Fakat önceki yazıda da dediğim gibi bitti. Artık hür ve mezun bir insan olarak şimdilik istediğim kadar film izleyebilirim. Açılışı da Yes Man'le yaptım.

Jim Carrey komedi filminde oynamasın artık diyordum Eternal Sunshine of the Spotless Mind ve Number 23'i izledikten sonra. Farklı rolleri de ne kadar iyi yapabildiğini görmüşken aslında bu adamın ne kadar iyi komedi oyuncusu olduğunu unutumuşum. Yes Man bunu hatırlattı. Filmden bahsetmeye Jim Carrey'den başladım onunla devam edip, hemen bitirmek istiyorum zira başka şeyler var anlatmak istediğim. Evet, Jim Carrey'nin ne kadar iyi komedyen olduğunu bilmeyen yok. Fakat Ace Ventura ya da Dumb and Dumber gibi filmlerde gördüğümüz Jim Carrey mimiğe abanan oyunculuğuyla genelde sempatik gelse de zaman zaman abartıya kaçıp rahatsız ettiği de olurdu. Yes Man'de ise ben tam bir Liar Liar tadı aldım. Ne abartıyor, ne şebeklik yapıyor. Fakat güldürüyor işte. Komik adam vesselam.

Jim Carrey konusunu böyle kapatarak Zooey Deschamel'e geçmek istiyorum ki ah kalbimin yarısı filmde kaldı. Ne yarısı hatta tamamı orada hala. Bir insanın hem bu kadar tatlı hem bu kadar güzel olabilmesi gerçekten zor bulunan bir durum. Ellen Page ve Shannyn Sossamon'da gördüğüm ne varsa aynısı canım Zooey'imde de varmış. Bir de çok tanıdık geldi ama baktım daha önceki filmlerinin hiçbirini izlememişim. Çok ilginç Yolda görmüş olamam heralde. Neyse, Jim Carrey'nin yanında Zooey de hiç sırıtmamış oyunculuk olarak. Hatta çoğu yerde şirinliğiyle verdiği paslarla onun oyununa da katkı yapmış gibi gördüm. Bundan sonra takibindeyim Zooey kendine dikkat et.

Senaryoya gelirsek, zaten izleyen çok vardır da özetlemek gerekirse; Carl Allen diye bir adam var ki kendisi Jim Carrey olur. Bu adam herşeye hayır diyen, tüm eğlenceli-eğlencesiz teklifleri reddeden, arkadaş arasında göt gibi adam diye tabir edilen cinsten bir uyuzken arkadaş zoruyla katıldığı bir seminerden sonra herşeye evet demeye karar verir ve olaylar gelişir. Romantik komedi türüne sokabileceğimiz bu film aslında duygusal açıdan boşluktaki dönemlerde izlenmemeliymiş. İnsanın canı çekiyor arkadaş. Olan var olmayan var. Ben de isterim Zooey gibi mobiletine binip hız yapayım veya ne bileyim işte yağmur yağdığında kafasını örtüp kapalı bir yere götüreyim. Özendim lan.

Neyse efendim, Yes Man güzel filmmiş. Ben geç izledim, siz de izlemediyseniz daha de geciktirmeyin. Boş vaktiniz olduğunda varsa alın sevgilinizi kolunuzun altına izleyin. Ama dikkat "Hadi bebeyim havalimanına gidip ilk kalkan uçağa binelim." demesin. Kabil falan çıkar ilk uçuş götü kaptırırsınız.

 


Templates Novo Blogger 2008