@

İşe gittiğinde MSN'deki kişisel iletisine @work yazan insanlar var. Gören de sanar ki Los Angeles'da bir plazadan giriyor internete. Ne bileyim öğle yemeğini Sunset Bulvarı'nda yiyecek falan. Üstü açık kırmızı spor arabası da kendine ait park yerinde bekliyor. Halbuki gitsen baksan bildiğin bir ofiste beyaz İkea masanın üstünde duran LCD monitöre bakmaktalar. İşteyim de bari.

yuvarlak delik

Dünyanın tüm yanından geçen insanın içtiği sigara içenin parmakları arasında sallanırken vücuduna ya da kıyafetine deyerek kâh yuvarlak bir kumaş yanığı kâh yuvarlak bir yara kabuğu sahibi olan insanları birleşin. Sigara firmalarına dava açsanız üç beş birşey kazanacağınızı düşünüyorum.

on parmak

ICQ'dan başlayarak - elbette MIRC'i de unutmamak lazım - MSN Messenger'a uzanan yolda insanoğlunun en büyük kazanımlarından birisi de 10 parmak klavye kullanımı oldu. Özellikle blgisayar öncesi dönemi düşündüğümüzde 10 parmak daktilo yazmak ve bilgisayarın hayata girmesiyle 10 parmak klavye kullanmak özellikle sekreterler için mutlaka sahip olunması gereken, aranan bir özellikti. Bu sohbet programlarının yıllar içinde insan beynine yaptığı etki sonucu sanırım artık öyle bir aranan özellik kalmadı. Zira zaten herkes otomatik olarak 10 parmak Q klavye kullanabiliyor. Kullanmayan da bi MSN yüklesin iki "kız mesenesi" bir aya parmakları alışır. Görüntülü konuşma yapmamak lazım tabi. Kamera açılabilir ama ona engel yok. Hmm ya da tekrar düşündüm de kamera da açılmasın 5 parmak öğrenilir yoksa.

Cenap Şahabettin

Herşey bu kadar mı üst üste gelir lan. Önce dün İnönü'ye gittim. Maç sonunda bizle dalga geçmeye çalışan karga beyinlilerle yapılan makara haricinde sonuç malum. Bugün önce oynadığım bahis son maçtan ibne gs'nin 82. dakikada yediği golle yattı. Hayatımda belki de ilk kez Galataaray'ın gol atmasını istedim. GS'ye bahiste bile güvenilmez bunu anladım. Sonra açıköğretimle ilgili kayıt tarihini kaçırdığımı mazeretli kayıt diye bir şeyle uğraşacağımı öğrendim. Şu an da elektrik kesik şarj bitmek üzere uyarı veriyor. dıııııııt...

Zorbalıkla Maç Kazanmak

Çok heyecanlı süren bir maç aynı heyecanla berabere bitmiş uzatmalara hazırlanmak için takımlar benchlerine çekilmişken daha birkaç gün önce bizi zorbalıkla maç kazanmakla suçlayan zümrenin insanlıktan nasibini almamış güruhunun yaptıklarını görünce normal sürenin bitimine kadar o organizmaların nasıl olay çıkarmadan durduğuna hayret eder buldum kendimi.

Fenerbahçe benchi arkasındaki güruhun iki kişiye karşı akın etmeye kalkması ve üstlerine ellerine ne gelirse fırlatmalarıyla başlayan olay karşı pota arkasından atlayarak Fenerbahçe benchine meyleden, koşan cisimlerden öndekinin tırsıp geri kaçtıktan sonra arkasından gelenin Terence Kinsey'e yumruk atmasıyla alevlendi. Kinsey haliyle sakinliğini koruyamayarak saldırgana aynı dilde cevap vermeye kalkınca sahaya yağan maddeler 19.05.2007 tarihinde Mecidiyeköy'de yaşananları hatırlattı. Sağanak yağmurda şemsiyesiz kalmış basketbolcularımız soyunma odasına gitti ve maç garip bir kararla yaklaşık 15-20 dakika sonra uzatmalardan itibaren devam etti. Tribünlerin kesin olarak boşaltılması gerekirken ve oyuncularımız can güvenliği endişesi yaşarken sadece saha içindeki koltuklarda oturan ve aslında olaylara müdahil olmayan kadınlı çocuklu ailelerin tribüne çıkartılarak maçın oynatılması gerçekten garipti. Demek ki kısmi tribün boşaltma diye bir uygulama da varmış bunu da bugün öğrenmiş olduk.

Maçın teknik analizine girmeye pek gerek görmüyorum. Maç herşeye rağmen aynı heyecanla devam ederek iki uzatma sonunda takımımızın mağlubiyetiyle sonuçlandı. Akıllarımızda kalan ise elbette yaşananlar oldu. Galatasaray basketbol şube sorumlusu Yiğit Şardan'ın olayların üstüne yaptığı açıklamalarda geçen "Olaylar Fenerbahçe - Efes maçında yaşananlar yanında solda sıfır kalır." minvalindeki bölüm zihniyetin sakatlığını ayan beyan ortaya koyuyor. Biz o maçta olanlar doğruydu demiyoruz ve gereken yerde kendimizi de eleştirebiliyoruz bir taraftar olarak fakat aynı tutumu ezeli rakipten beklemek belki de abartı bir iyimserlikti. Yine de hadi taraftarlarını geçtik yönetici mevkinde oturan bir kişiden böyle açıklamalar duymak insanın sinirini daha da çok bozuyor.

Öyle ya da böyle bu maç da geride kaldı. Takımımızın da eleştirilecek çok yanı var elbette ama böyle bir maçtan sonra eleştirmek elimden gelmiyor. Tanjeviç'e bile laf söyleyemiyorum. Sadece merak ediyorum Işın Çelebi şu an ne düşünüyor ve daha çok merak ediyorum bize 5 maç seyircisiz oynama cezası veren federasyon,disiplin kurulu bu maçtan sonra nasıl bir karar verecek. Göreceğiz ve unutmayacağız!

6.11

20 lan 20

"Ay ne anlıyorsunuz futboldan 22 adam bir topun peşinde koşuyor."

Çok şükür şimdiye kadar bana bu tezle saldıran olmadı da bundan sonra da olursa cevabım çok nettir. Önce bir saldırdığın şeyi öğren derim. Ne 22'si ulan? Kaleciler nereye koşuyor? Adamcağızlar tıkılmış ceza sahasına hatta çoğu zaman kale sahasına, kırk yılda bir çıkarlarsa çıkarlar, yüz yılda bir de takımı bir farkla mağlupken maçın son dakikasında kazanılan kornerde kafa atmaya karşı ceza sahasına giderler. Bu mu şimdi top peşinde koşmak?

470bin mal bir arada

Facebook'ta "DÜNYADAKİ BÜTÜN ATATÜRK SEVERLER BURAYA --> DÜNYA REKORU İÇİN TÜM LİSTENİ DAVET ET !( 9. GÜNDE 470.000 İ AŞTIK İLK HEDEF 10 KASIMA 1.000.000 )" isminde bir gruba üye olmak Atatürk'ü anladığınızı ya da çok sevdiğinizi değil su katılmamış bir mal olduğunuzu gösterir.

Öldükten sonra merhum kabrinde kendi kendine konuşsa ya "O son nefesi vermeyecektim." diye...

MMTPESYGT

2009/2010 PES sezonuna giriş yaptığımız gün itibariyle geçtiğimiz sezonlardan beri süregelen tartışmaya bir son vermek amacıyla artık Yiğit'le yaptığımız tüm maçları yazmak ve kim kime susuz sabunsuz kayıyormuş görmek için blog açtık. İlk günden kimin elini öptürdüğü ilk sinyallerini verdi de fark açıldıktan sonra da rakibim hala konuşmaya devam ederse ağzını da doldururuz sorun değil. İlk sonuçları akşam ekler herhalde... Adres de bu: mmtpesygt.blogspot.com

İçtim kapuçinoyu...

Kolpaçino'yu Al Pacino'yla birlikte izleyip yorumlarını almak için delicesine bir istek duyuyorum. Bu arada film de hoş olmuş bence. İlk yarısını atlattıktan sonra ikinci yarıda fazlasıyla güldürmeye başlıyor. Yeni bir Kutsal Damacana değil büyük ihtimalle zira karar verebilmek için en azından 2 kez daha izlemek lazım ama onunla karşılaştırmadan izlemenirse kendi çapında yeterince komik bir film. Böyle devam etsin bu ekip.

Bü-Lent Ba-Ba

Şimdiye kadar belki de binbeşyüz defa izlediğim amuagodukbülentbaşkaaaan videosunu hayatımın sonuna kadar izleyebileceğimi ve her izlediğimde en az bir kez kahkaha atacağımı düşünüyorum.

Dijital Atatürkçülük

29 Ekim gibi resmi bayramlarda pencereden bayrak asmanın şu an geldiği nokta Facebook profil fotoğrafını bayrak ya da Atatürk resmiyle değiştirmektir. İkisi de gereksiz ikisi de saçma ama ikincisi daha komik. Bir de böyle günlerde Mustafa Kemal Atatürk'e hayran olmak var ki o da işin öte boyutu.

Bir Koreografi Yetmez Bize

“Bu filmin sONu yok” demiştik. Ne güzel hayaller kurmuştuk o güne dair. Son on yıl rakip taraftarların gözünün önünden bir film şeridi gibi geçecek, sonunda da bu filmin sonsuz olduğu onlara tekrar hatırlatılacaktı. Türkiye’de ilk defa uygulanan bir sistemle hareketli ve ipli, makaralı, fileli, fazlasıyla zor bir koreografi gerçekleştirilecekti.

Bu hayali gerçekleştirmek için zaman kaybetmeden çalışmalara başladık. Bezler alındı, dikildi. Boyalar, fırçalar, rulolar…her şey tamam. Vira bismillah diyerek vurduk fırçaları. Üç günlük bir çalışmadan sonra pankart boyamaların hepsi bitmişken ve sadece file mekanizmasını halledip prova yapmak kalmışken başımızdan aşağı kaynar sular döken haber düştü ortamlara. Koreografimiz, elimizin emeği, gözümüzün nuru emek kelimesinin anlamından bihaber üç kuruşluk insanların ağızlarına sakız olmuş, sanal ortamlarda akıllarınca emeğimizle, hayalimizle dalga geçer olmuşlar. Bu duruma düşmemizde elbet ki bizim de güvenlik zafiyetimiz vardı ama bu daha sonra irdelenmesi gereken bir işti. Öncelikle şimdi ne yapmak gerektiği çözülmeliydi. Harcanan tüm maddiyata, maneviyata, emeğe rağmen sürprizi kaçan organizasyonu içimiz yana yana iptal ettik. İlkeli bir duruş sergilemek adına ve gelebilecek kontraların önünü almak adına yapılması gereken buydu. Çok eleştirildik, anlamayanlar oldu bu kararımızı fakat bazen ilkelerin önünde harcanan hiçbir şeyin önemi olmaz, alın teriniz de olsa silip atarsınız bir anda.

Yeni bir organizasyon yapmak için yeterli vakit var mıydı acaba önümüzde? Olsa da olsundu olmasa da. Yeni bir şey yapmamız şarttı. Acilen kararlar verildi, hazırlıklar yapıldı, eksikler gedikler tamamlandı ve Perşembe akşamı ekibin büyük bir kısmı da kilometrelerce uzakta sevdasının peşinde koşarken, Fenerbahçe’mizi yalnız bırakmamak için yolunu Karpatlar’a düşürmüşken biz de bir kez daha vurduk fırçaları beyaz beze. Bir yandan gülüp eğlenip, bir yandan yaklaşan maçı kaçırmamak için bir an önce işimizi bitirmek isterken insanüstü bir hız aldı çalışma. Çalışmanın sonlarına doğru gelen gol haberi kolların devinimini daha da hızlandırınca 3 saatten kısa bir süre içerisinde “Doğduğun Günden Beri…” biterken ekip maçın son yarım saatlik kısmını izlemek üzere TV başına geçebiliyordu. Bükreş’te de İstanbul’da da o akşam planlandığı gibi sonuçlanmıştı ve ertesi günler için dinlenmeye çekilebilirdi ekip.

Ertesi gün geldiğinde Romanya’dan dönen arkadaşlarımızın, ağabeylerimizin de aramıza katılmasıyla ekip gerçek gücüne erişti. Önceki organizasyonda yaşanan güvenlik zafiyetinin tekrarlanmaması için zaten fazlasıyla minimal bir ekiple çalışılıyorken bir de bu ekibin büyük kısmının yurtdışı deplasmanı yapıyor olduğu sırada 3 saatte bitirilen pankarttaki emek daha da net bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Neyse ki ikinci günümüzde artık ekibimiz daha da güçlüydü. Romanya anıları dinlendi, özenildi, gidenlerden öğrenilen halay benimsendi, lahmacunlar yendi. Karnımız da merakımız da doyduğuna göre artık doğduğu günden beri üzdüğümüz çocuğun hayat hikayesine geçebilirdik. Yine hazırlandı bezler, boyalar… O usta el bebekliğinden itibaren yenilmeye mahkum olan Galatasaraylı çocuğu çizdikçe biz ardından dalıyorduk beze fırçalarla. Her figürde ağlıyordu çocuk öğrenilmiş çaresizliğin sonuçlarına bakmadan. Bebekti, emekledi, oturdu, kalktı ayağa şeker yedi, eline top aldı mahallede top peşinde koşmaya başladı, zamanı geldi okula başladı, okuma yazmayı öğrendi, tarihini öğrendi, sonunda daha fazla dayanamadı ve deli gömleğinin içine girdi genç yaşında. Detay arttıkça ve daha güzel olmasına uğraşıldıkça çalışma yavaşlıyor, zaman ilerliyor fakat zaten sabahlamayı göze alarak gelen ekipte yorgunluğun getirdiği sebepsiz kahkahalar, dibi görünmeyen geyikler dışında hiçbir huysuzluk emaresi görünmüyordu. Sonunda boyamalar bittiğinde saat gece yarısını geçmişti fakat bir de bunların kuruması lazımdı. Güneşsiz bir ortamda bunca boyanın kurumasını beklerken bu gözler ilk defa bu kadar fazla sarıyla kırmızıyı bir arada görmüş oldu. Ezeli rakibimizin taraftarlarının bu kadar fazla sarı-kırmızı boyama yapmadığını düşünürken saatlerimiz de sabah 4’ü buluyordu ve artık evlere dağılmak gerekiyordu ki ertesi öğlen tekrar çalışmaya gelinebilsin.

Geldik Cumartesi gününe. Bugün artık her şeyin sonuçlanacağı gündü. Başka şansımız da yoktu ki ertesi gün büyük gün 10. yıl kutlamalarının yaşanacağı bayramdı. Çok değerli saatler filenin gerilmesiyle harcandıktan sonra iki günün ortaya çıkardığı ürünler filenin üstüne dizilmeye başladı. Ne de güzel görünüyorlardı öyle somutlaşmış emek, alın teri… Dizim işlemi bitince geçti ele çuvaldızlar ipler. “Bu nasıl tribüncülük lan dikiş dikiyoruz” sözleri eşliğinde bir sürü erkek başladı bezleri fileye dikmeye. Evde gömleğine düğme dikmeyen kişiler burada Fenerbahçe uğruna metrelerce bezleri dikiyordu. Yemek molasının ardından daha da hızlanan dikim işi adeta bir trikotaj atölyesi ciddiyetinde devam edip, sonuçlandığında devasa filenin üzerinde doğumundan delirene kadar geçirdiği süreç içerisinde gördüğü skorlarla birlikte Galatasaraylı bir çocuğun acısı işlenmişti.

Koreografimizi tribüne taşıdıktan sonra önümüzde bize göre son bir engel kalmıştı; fileyi tribünün çatısına asmak ve Türkiye’de ilk kez uygulanan makara sistemiyle hareket edebilmesini sağlamak. Çatıya çıkan arkadaşlarımız makaraları takıp ipleri aşağı salarken aşağıdaki arkadaşlarımız da ipleri yakalayıp fileye bağlamakla görevliydi. Çatıdakilerin işi daha zor gibi görünse de yukarıdaki kuşbakışı saha manzarası, ufukta görünen Fenerbahçe burnu gibi manzaraları gören gözler çatıda gezinmenin zorluklarını bir an olsun hissetmiyor, aşağıya baktığında yükseklik korkusu değil, üzerine düşen sorumluluğu başarıyla yerine getirme arzusu duyuyordu. Sonunda gerekli görülen miktarda makaraya ipler takılıp fileye bağlandıktan sonra ilk provanın vakti gelmişti. Acıyan ellerine rağmen asıldı iplere yürekler. Az kişiydiler, güçleri yetmiyordu ama kimi ipte bir kimi ipte iki, üç kişi asılıyordu tüm gücüyle iplere. File yükselmeye başladı çatıya doğru ama çok yavaştı ve yükseldikçe ağırlık daha da artıyor ve ne kadar kalbi Fenerbahçe aşkıyla dolu olsa da insan vücudunun kaldıramayacağı bir ağırlık haline geliyordu koreografi. Bir süre fikir teatisinde bulunulduktan sonra çatıya makara takviyesi yapmaya karar verildi. Yeni makaralar çıkarıldı çatıya ve yeni ipler salındı aşağıya. İp sayısı arttıktan sonra emindik sanki koreografinin sorunsuz bir şekilde çatıya yükseleceğine. Bir kez daha çekmeye başladı yorgunluktan, uykusuzluktan iyice güçsüzleşen kollar ipleri. Zira saat sabah 4 olmuştu ve saatleri bir saat geri almak gerekiyordu. Çalışmak, organizasyondaki sorunları çözmek ve maça her şeyiyle hazır olarak girmek için elimize fazladan bir saat daha geçmişti. Bir kez daha çekmeye başladı yürekler fileyi yukarı ama yine bir sorun vardı. Yine çıkmıyordu file gerektiği kadar yukarıya. Çocuklar çıkıyordu evet, fakat çocuğun hayatında büyük yeri olan skorlar sette kalıyordu. Rakiplerimize olduğu gibi fileye de ağır gelmişti bu skorlar. Yenilir yutulur şey mi ki 6-0,4-0, 4-1…

Bir kez daha beyin fırtınası yapmak gerekiyordu artık iyice yorulan beyinlerle. Alex’in, Semih’in, Carlos’un bastığı çimlerde oturarak yeteri kadar yukarı çıkmayan eserimize baktık. Düşündük, düşündük… Yapacak bir şey yoktu artık zaman ilerliyordu ve bir çözüm gerekiyordu. Skorları kesecektik fileden. Bir kez daha çıkıldı tribüne, makaslar geçti ele ve skorlar ayrıldı binbir zahmetle dikildikleri fileden. Artık her şey çözülmüş gibiydi. Tam aklımızdaki hayal gerçekleşmese de ona büyük ölçüde yakın bir sonuçla karşılaşacaktı binlerce göz maç günü canlı olarak, milyonlarca göz de televizyondan, gazetelerden ve internetten. Set pankartı sete taşındı, ekstra olarak da maç sonu için bir sürpriz taşındı yine aynı sete. Görevimizin hazırlık kısmını yerine getirmiş olmanın huzuruyla günün ilk ışıklarına karşıcı olarak evlerimize gidip birkaç saatlik bir uyku çekebilirdik. Büyük şovun başlamasına saatler kamıştı artık. Heyecanlıydık, stresliydik ama Fenerbahçe için elinden geleni yapmış olmanın mutluluğu ve huzuruyla uyuduk.

Uyandık. Kutsal topraklara tekrar geldik. Mabede arka arkaya dördüncü gün girdik. Maçın başlangıç saati yaklaştıkça görev dağılımları belli olmuştu ve herkes emeklerin boşa gitmemesi için ne yapması gerektiğini, nerede olması gerektiğini biliyordu. Kimimiz dün geceden provası yapılan ip çekme görevini yerine getirecekken kimimiz sette pankartın açılmasından görevli olacaktı. Kimimiz de fileden kestiğimiz skorları alt tribünde münferit taraftarların da yardımıyla düzgün bir şekilde açacaklardı.Son konuşmalar yapıldı ve görev yerlerimize dağıldık.

Zaman sanki geçmek bilmiyordu. Koreografinin düzgün açılıp açılmayacağı kafaları meşgul ederken her beş dakikada bir saate bakmak sigara üstüne sigara yakmak kaçınılmaz olmuştu. Dakikalar sanki heyecanımıza inat ilerlemiyordu. Etrafımızla sohbet ederek zamanı öldürmeye çalışırken artık zamanın yaklaştığını hissetmeye başladık.Saha boşalmıştı, bu da demek ki birazdan futbolcular seremoni için geri geleceklerdi. Birden sesler duyulmaya başladı.; “Çeeeeeeek”… Bir kez daha tüm gücüyle ama kontrolü elden kaçırmadan çekti ip başındakiler ipleri ve iplerin ucuna bağlı olan fileyi. File yükseldikçe diğer tribünlerden gelen çığlıklar, alkışlar, patlayan flaşlar bir sağanak haline geldi. Deplasman tribününden bile patlayan flaşlar göze çarpıyordu. Set pankartımız da düzgün bir şekilde açılmış, skorlarda da falso verilmemiş, koreografi sadece süs olsun diye dizdiğimiz kartonların stadyum djinin işgüzarlığı yüzünden erken açılması dışında hatasız bir şekilde gerçekleştirilmişti. On dakika kadar koreografi açık kaldıktan sonra yavaş yavaş indi çıktığı sete. Biz de artık yerimize dönebilirdik. Dönüş yolunda hiç tanımadığımız insanlardan duyduğumuz tebrikler, gülümsemeler, övgü dolu sözler dört günlük uğraşının, emeklerin boşa gitmediğini iliklerimize kadar hissettirdi. Fenerbahçe için her şeye değerdi.

Fenerbahçe’miz de sağ olsun sete koyduğumuz maç sonu sürprizini de kullanmamıza imkan verdi ve “Bu filmin sONu yok” dedik dosta düşmana. Stad neredeyse boşalmışken ve içeride sadece deplasman tribünü ve biz kalmışken depodan taşınan, iptal edilen koreografinin üyelerinden 18+ pankartıyla yapılan makara da günlerce gecelerce süren yorgunluğun bir kutlaması niteliğindeydi. Yeni geldiğimiz tribünde dahil olduğumuz bu ilk büyük organizasyondan alnımızın akıyla çıkıp Grup CK ve 1907 UNIFEB’li arkadaşlarımıza teşekkür ederken aklımızda bir soru kalmıştı. İkinci gün gecesi yorgunluktan psikolojiler iyice bozulmuşken ekipten birinin söylediği gibi “Abi seneye ne yapacağız?”

Kısıtlı zamanda hızlı hareket edip büyük bir özveriyle hazırlanan koreografi ekibindeki tüm renktaşlarımıza sonsuz teşekkürlerimizi sunarız. Fenerbahçelilik geleneğimize uygun olarak, böylesi önemli günlerde beliren kırılma anlarındaki fedakarlıklarla bir kez daha, Fenerbahçelilerin istemesi halinde neleri yapabileceği gösterilmiştir.

Doğduğun Günden Beri

Çok uğraştık, çok yorulduk, uykusuz kaldık, hasta olduk, ama değdi. Koreografi bittikten sonra yerimize dönerken tanımadığınız bir sürü kişinin tebriklerini almak, omzunuza vurmaları, el sallamaları, herşeye değdiğini hissettiriyor.

Bu filmin sONu yok

Bundan sonra koreografi toplantılarına noter getirmeyi teklif edeceğim. Sonra bulduğunuz slogan gazetelere manşet, t-shirtlere işleme oluyor siz de ancak gururlandığınızla kalıyorsunuz. Fena mı olurdu en azından Vatan'dan tazminat alsam? Fenerium bir t-shirt yollasa fit olurum. Fenerbahçe'ye katkımız oldu sonuçta.

Arda sen de adam ol

Adam ol demişken geçen günkü maç öncesinde Arda Christian'a "Adam ol adam" demiş. Düşününce çok komik lan. Adama sinirlenmişsin tamam da bari anlayacağı birşey de "Be a man" falan denmez tabi öyle bir durumda, aynı etkiyi de vermiyor hem. Hiçbir şey bulamadın fuck you de. Adam ol ne lan? He o da "Peki ağabeyciğim özürlerimi sunarım bundan sonra adam olacağım." mı diyecekti?

FlashForward adam ol

Ne umutlarla başlamıştım şu FlashForward isimli diziye. Lost'un varisi olacaktı falan. Gerçekten de güzel başlamıştı, orjinal bir fikir, güzel çekimler, etkileyici bir başlangıç... Nasıl oldu bilmiyorum dizi 5 bölümde B tipi Amerikan polisiyelerine döndü. Birkaç bölüm daha kredisi var da toparlanmazsa da yapacak birşey yok. Her hafta 42 dakika boşa geçirmeye gerek yok.

İşsizseniz işsizsiniz yapacak birşey yok

Herhangi bir form doldururken meslek hanesinin karşısındaki boşluğa "işsiz" yazmak zorunda kalmadan önce çalışmaya başlamam lazım. Evet evet bir an önce çalışmaya başlamam lazım. Şu an bildiğin işsizim ama bir forma işsiz yazmadan sanki bunu kabullenmeyecekmişim gibi hissediyorum. Bir de herkesin okulu başladı o da can sıkıcı. -Napıyorsun yarın? -Sabah dersim var işte 3te falan biter. Bu tarz diyaloglar yaşamaktan sıkıldım. Acilen çalışmalıyım.

FlashForward

Geçtiğimiz günlerde Ekşi Sözlük'te öylesine bakınırken Flashforward başlığı çok entry girilmiş haliyle dikkatimi çekti. Girip baktığımda 1. bölümü henüz yayınlanmış olan bir dizi olduğunu gördüm. Bilindiği üzere Lost birkaç ay sonra son sezonuna başlayacak ve 6 yıl süren bir macera sonunda bitecek. Lost'un kanalı ABC ne yapacak peki derseniz birçok yerde FlashForward Lost'un varisi olarak konuşulmaya başlamış bile.

İlk iki bölüm itibariyle bir Lost olamayacak gibi görünse de bu çizgide devam ederse kaç yıl sürerse sürsün merakla takip edilecek bir dizi olack gibi görünüyor. Tabi karşılaştırılan dizinin Lost olması da FlashForward'ın dezavantajı. Heroes olsa katlar geçer derim mesela. Yine de hakkını verelim özellikle fikir ve fikrin işlenişi olarak gerçekten ilgi çekici ve başarılı buldum FlashForward'ı.

Konudan bahsetmek gerekirse, dünyadaki tüm insanlar aynı anda 2dk 17 saniyeliğine bayılır ve bu süre içinde o günden 6 ay sonraki hallerini görürler. Uyandıklarında herkes gördüğünü hatırlamaktadır. Tabi bazıları da hiçbir şey görememiştir de o konuya girmeyelim. Sonuç olarak bu hatırlanan görüntüler bir mozaik gibi bir araya getirilerek olayın nedeni, tekrar olup olmayacağı gibi sorulara cevap aranırken kaderin değiştirilebilirliği sorgulanacaktır.

Kaderi değiştirebilir miyiz tarzındaki sloganını okuyunca biraz küçümsemiştim açıkçası ve fazla bir beklenti olmadan başladım izlemeye. Fakat önceki paragrafta da söylediğim gibi işleniş olarak gerçekten başarılı olmuş. Bir zaman sonra belki Lost kadar olmasa da çokça popüler bir dizi olacağını öngörerek şimdiden takip etmeye başlamanızı öneriyorum.

A.C.A.B.

Amerikan filmlerinin kullanıla kullanıla suyu çıkarılmış tiplemeleridir "iyi polis" ve "kötü polis". Toplumsal gerçekçi Türk sineması Amerikan Pop-corn sineması gibi bir akım olarak hayata devam edebilseydi ve böyle tiplemeleri kullanmak isteseydi ancak "kötü polis" ve "daha kötü polis" şeklinde klişeler yaratabilirdi. Aslında bu dünya çapında bir durum tabi ki tutup da Yeni Zelanda polisini Türk polisinden ayrı tutmuyorum ama Hollywood'dan böyle bir tavır bekleyemeyiz haliyle.

Dokunma Kutsal'ıma

Kutsal Damacana'ya olan sevgimi kelimelerle ifade etmem mümkün değil. Bugün Ceren'le konuşurken ölmeden önce son yapacağım işin bir kez daha Kutsal Damacana izlemek olacağını düşünüyorum. O ölüm ne mutlu ne neşeli bir ölüm olur öyle yarabbi.

Neyse konumuz şu ki Show Tv çok sık aralıklarla veriyor bu şaheseri. Ben de dayanamayıp her seferinde açıyorum. Her yerini izlemesem de kulağım orda oluyor. Şimdiye kadar kesilen sahnelerine, sansürlenen diyaloglara, buzlanan sigaralara alışmıştım bu filmdeki de bugün ilk defa bir şeyi farkettim ki resmen Şafak Sezer'e bir diyaloğu tekrar söyletmişler. Dublaj yapmışlar.

Fikret gece gemide Asım'a gemicilik maceralarını anlatır. Biraz daha lafladıktan sonra Asım hadi ben gidiyorum diye iyi geceler der gider. Filmin orjinalinde Fikret'in Asım'a cevabı "İyi geceler yuuavvşaaaam" iken Show Tv versiyonunda Fikret "İyi geceler yavruşum" der.

Yapmayın etmeyin ya. Ayıptır ya. Sinirim bozuluyor, örseleniyorum. Dokunmayın kutsalıma, nolursunuz. Bir yere kadar sıçıyorsunuz filmin içine de bu kadar da ileri gitmeyin. Şafak Bey size de teessüfler. Gitmeyebilirdiniz o dublaja bir yavruşum demeye. Tabi o gitmemiş de olabilir sesi benzetmişlerdir falan olur mu olur da, yine de olmasaymış iyiymiş.

Mazorgazm

Çok uzun zaman önce çekimlerini tamamladığım Mazorgazm'ın montajı da sonunda bitti. Facebook grubune üye olup gelişmeleri takip edebilirsiniz. Şimdilik birkaç fotoğraf ve fragmanı koydum da bir ara vakit bulunca gizli saklı bir yerlere filmi de yükleyip nette yayınlamadan izlemenizi sağlarım.

beşibiryerde


Bugün ayın 12 si, aylardan Eylül. 29 sene önce ne olmuştu?

Hipo?

"Transformers filmiyle yıldızı parlayan Megan Fox, Toronto Film Festivali'nde gazetecilerin sorularını yanıtladı. Fox, kendisinin bir seks kasedi olup olmadığı sorusuna, 'Aman Tanrım! Eğer böyle bir kaset olsaydı da güzel olmazdı. Çünkü ben tıpkı bir hipopotam gibi sevişiyorum. Kendimi öyle görmek istemezdim.' dedi." - Akşam

Şimdi bu haber gerçek mi yoksa güzel bir kadın fotoğrafı koyalım altını da dolduralım hacı birşeyle millet yer zihniyetinin ürünü mü bilmiyorum ama gerçekse sayın Megan Fox'tan hipopotam gibi sevişmek kavramını biraz açmasını, gerekirse video görüntüleriyle göstermesini istiyorum. Beynim gitti. Hipopotam diyor lan. İnsan ceylan der, gelincik der.

Konumuz Şaşırmaktı

Yiğit yazmış ki ben yine bir ara saçmalamışım bulunacak birşey kalmadı diye. O sohbetin olduğu günü hatırlıyorum, tamam kafam güzeldi sanırım ama konu öyle değildi. Bulunacak birşey kalmadı der miyim lan? Işınlanma var bir kere.

Dediğim şuydu ki "Şimdi ne bulunsa zamanında televizyonun bulunduğunda yaptığı kadar büyük etki yapar ve sen o günkü insanların televizyone şaşırdığı kadar şu an neye şaşırırsın?" Cevap verememişti. Ben yine diyorum ki bu ancak ışınlanmadır. Şu an benim de aklıma başka birşey gelmiyor. Elektriği kablosuz iletmek de güzel bir buluş tabi ki ama benim için uçan araba gibidir. Olursa güzel olur tabi ki ama öyle vay anasını diye şaşırmam. Zira bundan yıllar yıllar önce Nikola Tesla isimli büyük mucidin elektrik akımını atmosferin iyonosfer tabakasını kullanarak radyo dalgaları gibi iletme konusunda çalışmaları olduğunu okumuş bir adamım. Zamanında yapamamıştı tabi Edison falan karışık mevzular. Hem o çalışmaları hem de neden yapamadığıyla ilgili daha bilgili olanlar varsa, elektrik mühendisi vs yorum yaparsa sevinirim. Sözün özü evet elektriğin kablosuz taşınımı büyük bir icat olur ama beni ışınlanma ya da şu an hiç aklıma gelmeyen aynı düzeyde bir buluş kadar şaşırtıp heyecanlandırmaz.

Deprem Şımarıklığı

Konya'da 2 gündür depremler oluyormuş. Neymiş ne değilmiş bakayım dedim. 4.7 şiddetindeymiş ana deprem. Onun artçıları devam ediyormuş da millet korkudan evine giremiyormuş da efendime söyliyeyim zangır zangır titriyolarmış, yetermiş. Ah canım kıyamam.

17 Ağustos ve 12 Kasım depremlerini yaşamış bir insan olarak çoğumuzda olduğu gibi bende de deprem şımarıklığı var. Şimdi 4.7 şiddetinde depreme korkan insan görünce ulan o zaman 7.4'ü yaşasaydınız kalpten gidecektiniz demek istiyorum. Artçı dediğiniz şey de hiçbir zaman ana depremden büyük olamaz ve ana depremde aşırı hasar almamış bir bina artçı depremle yıkılamaz. 10 yıllık süreçte öğrendik bunları biz. Haydi Konya'lılar siz de öğrenin.

4-5 şiddetindeki depremler buyursun İstanbul'a gelsin. Başımla beraber. Tabi diğer fayları tetikleyecek etki yapmayacaksa. Yoksa böyle depremler yine öğrendiğimiz üzere faydaki enerjinin boşalması için gerekli. Hem de eğlenceli oluyor bir anda adrenalin falan. Ufak depremleri sevelim, sevdirelim. 4.7'lerle de kendimizi camdan atmayalım.

Askerlik Anıları 2

Askerlik anılarıma devam edelim. Zaten şurda 2 gün sonra alacağım tezkereyi, askerlik anılarımı da hemen anlatıp bitirmiş olacağım. Çok hızlı geçti valla hiç anlamadım.

Bu seferki konumuz muayene. Ben hayatımda hiç bu kadar donlu adamı bir arada görmedim. Bir de ortama sonradan gelen adam olarak karşısında görünce daha bir tedirgin oluyor insan. Düşünsenize mahzen gibi bir yere iniyorsunuz elinizde dosyalar falan, koridoru dönüyorsunuz, karşınızda 15 tane donlu adam. Çok korkunçtu. Neyse kısa süre sonra ben de o donlu adamlardan oldum da bir parça benimsedim durumu. Donlu adam olmak rahatmış aslında. Durumu tahmin edip uygun iç çamaşırı giymek de önemli. Sonra en son gelip de askerle özel konuşabilir miyiz diyip çıkan 15 dakika sonra geri gelen ve evine gidip donunu değiştirip mayo giydiğini anladığımız herif gibi olursunuz.

Muayeneyi yapan kurulda 30-35 yaşlarında bir kadın üsteğmen olması genç ve abazan güruh içerisinde bir çalkalanmaya neden olsa da ben kadını görünce hem onun hem de sevgilisi, nişanlısı, kocası artık neyi varsa onun için üzüldüm. Kadın için üzüldüm çünkü kara kuru çirkince birşey olmasına rağmen abazan neslin bakışlarına maruz kalıyor. Donlu olmanın da getirdiği rahatlıkla yaldır yaldır çıkıyorlar kadının karşısına. Kadıncağız için artık erkek vücudu kalemden, bardaktan farksız bir hale gelmiştir herhalde. Her askere alma döneminde yüzlerce değişik erkeği çıplak gören bir kadın. Erkek jinekolog sendromu tam olarak. Kocasının da durumu vahim. Hangi erkek karısının her gün yüzlerce donlu adam görmesini ister ki? Bir de onca vücut gördükten sonra gece yatağa girince adamın vücuduna nasıl bakıyor acaba kadın? Nerden baksan yazık.

Askere gitmeye çalışma döneminin püf noktası beklemekmiş bunu da anladım. Muayene 2 dakika, muayenenin başlaması ve bitişindeki işlemlerle birlikte şubede geçirdiğiniz toplam süre 3.5 saat. Ölüm gibiydi. İkinci muayene faslında da buna benzer bir durum oldu da o diğer yazının konusu. Tüm anıları bir seferde bitirmeyelim. Zaten elimde malzeme az. Sündüre sündüre kullanmak istiyorum.

Basterds

Sırf Eli Roth'un Donnie Donowitz karakterini ve Christoph Waltz'in Hans Landa karakterini görmek için bile gidilir Tarantino'nun son filmine. Bu karakterler dışında filmde sanki birşey yok mu? Olmaz mı? Tarantino'nun filmde mesajı çaktığı üzere şaheseri değil belki bence ama en iyilerinden biri. Kill Bill'den daha iyi bence diyeyim gerisini siz anlayın. Ya da değil mi ki acaba. Şimdi yazarken Kill Bill'den sahneler geldi de gözümün önüne, emin olamadım. Neyse işte Reservoir Dogs ve Pulp Fiction'ı bir kenara ayıralım, bu film de fazlasıyla güzel. Gidip izlenesi.

Askerlik Anıları 1

Şimdi ben çok çok büyük bir ihtimalle askerliğe elverişsiz bir insan olacağım için ilerde anlata anlata bitiremeyeceğim askerlik anılarım da olamayacan. Ben de napayım bu çürüğe çıkma yolundaki maceralarımı anlatırım çocuklarıma askerlik anıları diye dedim, ilk de size anlatayım dedim.Çocuklar.

Hani her Türk asker doğardı? Ha ben doğmadım zaten doğuştan çürük olduğum için doğuştan asker olma, en başarılı okuduğum türkünün Yaylalar olması şansını kaybetmiştim de bugün yerinde gözlemlediğim üzere askere gitmek üzere olan genç neslin;

%82' si bir yolunu bulup gitmemek,
%17 'si gitmek ama hemen gitmek istemediği için tecil ettirmek,
%1 'i de bir an önce gitmek istiyor.

Özellikle son %1' lik dilime üye olan asker adaylarından biri bacağında platin olmasına ve sağ kulağı duymamasına rağmen "İnşallah çürük raporu vermezler." diyebiliyor. Bunu duyan er de arkasından "Acemilikte görürsün inşallahı." yorumunu yapıyor.

Arkadaşıyla birlikte gelen ve astsubaya kafa atmaktan 36 ay ceza aldığını, kaçtığını, askerliğinin 5 yıl sürdüğünü anlatan abi de bambaşkaydı. Haline tavrına bakılırsa kafa da atmış olabilir parmak da. Herşeyi beklerim. İnceden tırsmadım desem yalan olur.

Askerlik şubesine gitme olayıyla ilgili de bilmediğim bir adet varmış sanırım. Bana kimse haber vermemişti de muayene olmaya babayla birlikte gitmek bir gelenekmiş sanırım. Adama bakıyorsun koca herif, 2 ay sonra askere gidecek ama babasıyla sabahın 8'inden itibaren birlikte oturuyor. Bir değil iki değil rahat 6-7 kişi babasıyla gelmişti. Fakat bir tanesi iyi ki babasıyla gelmiş de o mübarek insan son zamanlarda duyduğum en güzel yakınmalardan birini yaptı subay ailesine giden çayları görünce.

"Herkes Allah kulu, burdakiler am kılı"

 


Templates Novo Blogger 2008