
Bana bunu alsa keşke biri. Pahalı da lan. Ama çok güzel yahu. Ağzımın suyu aktı.
Mr. Nasreddin
Kapitalizmin amansız neferi Nasreddin Hoca dosyası yakında burada... Araştırma, kafa toplama, vakit lazım.
Yazan Conrad Bundy Etiketler: Tespit zaman: 00:39 0 yorum var
Kitab-ül Hiyel
Hiyel demek hiyle demek bir yerde. Mekanik ilmi anlamının yanında hile ile doğaya karşı koymak, doğa kurallarına yapılan icatlarla meydan okumak da demek hiyel. Hiyelkâr kişi aynı zamanda hayalperest olmalıdır ki yeni hiyleler aklına getirebilsin, yeni düşler kurmalıdır ki hiyel ilminde ilerleyebilsin.
İhsan Oktay Anar ne kadar büyük bir hayal ustası olduğunu ilk kitabı Puslu Kıtalar Atlası'nda kanıtlamıştı. İkinci kitabı Kitab-ül Hiyel'de de aynı zamanda ne kadar büyük bir hiyel ustası olduğunu gösteriyor. Yine öykülerimiz İstanbul'da geçmektedir. Bu kez Konstantiniyye yerine Dersaadet ismi kullanılmış Şehr-i İstanbul'un. Tarih olarak da 19. yüzyılla 20. yüzyıl başı arasındaki 3 kuşak seçilmiş. Önce Yafes Çelebi, ardından Yafes Çelebi'nin mirasını bıraktığı kölesi Calûd ve en son da Calûd'un evlatlığı Üzeyir'in hayatlarını rivayetler ve söylenceler ışığında dinlerken arka planda da tarihin akışını ve dönemin önemli olaylarını görebiliyoruz. Vaka-yi Hayriye, Cadde-i Kebir(İstiklâl Caddesi)'de Fransız tiyatrosunun açılması, Tepebaşı'ndaki Sponek Birahanesi'nde ilk film gösteriminin yapılması gibi olaylar arka planda gerçekleştikçe nesil de bir sonrakine atlıyor.
Romanın en güçlü yanı - tabi ki dilini saymıyorum bile - bu 3 önemli mucitin hayatını anlatmasının yanında yapıkları veya yapmayı tasarladıkları icatların detaylı anlatımlarıyla beraber yine bizzat İhsan Oktay Anar'ın çizdiği planları ve resimleri. Çizimler olmasa belki de birçok sayfa sıkıcı bir mühendislik kitabından alınmış parçalar haline gelecekken çizimler sayesinde icatları kolayca anlıyor ve öyküden kopmamayı başarıyorsunuz.
Uzun uzun öyküleri anlatacak değilim ama şu kadarını söylemek gerekirse Uzun İhsan Bey'in hayal ettiği bu 3 hiyel ustasının hayatlarını râviyân-ı ahbar ve nâkilan-ı âsârdan okumak farklı bir tecrübe olacaktır. Denemekte fayda var.
Yazan Conrad Bundy Etiketler: Kitap zaman: 22:51 0 yorum var
Fotoroman
MSM'den verilen bir ödev sonucu ilginç bir proje daha çıkarmak üzereyim. Fotoğraflarla öykü anlatma olayı. Hani eski fotoromanlar vardır ya, işte öyle fotoğraflar çekip bunları kurgu programında birleştirip film haline getirmemiz gerekiyor. Stop-motion değil yalnız karışmasın. Dublaj, müzik, efekt vs olabilir.
Benim filmin adı da "Şehzadebaşı". 3. Murad'ın iki aylıkken boğdurulan şehzadesinin ağzından yaşayamadıklarına olan özlemi. İlginç birşey olacak sanırım. Haftasonuna biter.
Yazan Conrad Bundy Etiketler: Sinema-TV zaman: 20:04 0 yorum var
inmek için düğmeye basınız
Otobüsten inerken o durakta benden başka inen olmamışsa ve otobüse de kimse binmemişse kendimi kötü hissediyorum. Koca otobüs benim için yavaşladı, durdu, kapı açıldı ben indim, kapı kapandı, tekrar harekete geçti, hızlandı falan nerden baksan 30sn-1 dk arası bir süreyi çalıyorum otobüsteki insanlardan ve önümüzdeki duraklarda o otobüse binmek için bekleyenlerden. En iyisi son durakta inmek. O yüzden işe ve Taksim'e gitmeyi seviyorum.
Yazan Conrad Bundy Etiketler: Hayat zaman: 20:00 3 yorum var
Bob Marley
Şimdi öncelikle belirtelim ki esrar kesinlikle hem fiziksel hem de ruhsal bagimlilik yaratan bir uyusturucudur. İçmeyiniz içirmeyiniz diyerek teknik takibe takılma durumunda götü kurtarayım ve konumuza geçeyim.
Halk arasında en genel adıyla esrar olarak bilinen bu mel'un uyuşturucu bitkinin gözlemlediğim üzere çok farklı isimleri mevcut. Bu isimlerden de hangisinin kullanıldığı kullanan kişinin esrara olan yakınlığı ve genel sosyo-psikolojik durumuna göre farklılık göstermekte. Şöyle açıklamak gerekirse düzenli bir şekilde bu uyuşturucuyu kullanan kişiler esrardan bahsederken "Takılmak" ,"Sigara" ve zaman zaman "Ot" kelimelerini kullanmaktayken yaşı geçtiği halde ergenlik psikolojisinin etkilerini üzerinden atamamış olan bünyelerde çok farklı ve saçma kelimeler ortaya çıkmakta.
Normalinden en garibine doğru gitmek gerekirse "Cigara","Sarma", "Cigaralık", "Pafküf", "Anten", "Moko", "Koko", "Mokoko", "Cugara" ve en garip olarak "Bob Marley". Böyle örnekler daha çoğaltılabilir ve iki farklı kesimi birer cümleyle örneklemek gerekirse;
-Hadi bugün alışveriş yapalım da "takılalım".
-Hacıııı geçen bir "Bob Marley" içmişiz var yaaa geçenki "Mokoko"dan beri böyle olmamıştı ajan öldük resmen.
Örnek cümlelerde de görüldüğü üzere kullanılan kelimeler garipleştikçe karakterde de bir yavşama, bir mallaşma baş göstermekte. İnsanoğlunun çeşitli mallıklarına anlayış gösteriyorum genelde fakat bir uyuşturucu maddeye sırf onu kullanıyordu diye ünlü bir şarkıcının ismiyle hitap etme mallığını gerçekten anlayamıyorum. Hanımın da bu duruma olan yorumu ve sorgulaması daha matematiksel ve mantık çerçevesindeydi ki "Ot gibi 2 harflik bir kelime varken iki kelimeden oluşan yabancı bir özel ismi kullanmak niye?"
Yazan Conrad Bundy Etiketler: Tespit zaman: 22:29 1 yorum var
Teknolojik Atılım Hamlesi
Uzun zamandır teknoloji ürünü olarak aldığım tek şey laptop soğutucusuydu ki bu alet benim için bugün aldıklarımdan çok daha elzemdi. Bacak yakan laptop ısısını bilirsiniz. Neyse bacaklarımı ve genel olarak üreme sistemimi laptopun kavurucu etkilerinden kurtardıktan uzun zaman sonra sonunda bugün yeni bir teknolojik atılım hamlesine kalkıştım.
Zorunluktan oldu aslında. İzin gününde evden çıkmamaya ve bütün gün internet-kitap,dergi-film üçlemesi arasında gidip gelmek isteyen bünye modemin bozulmasıyla herşeye rağmen kalkıp alışverişe gidebildi. Modem teknolojisini oldukça geriden takip eden ben, yıllara meydan okuyan kablolu modemimden sonunda vazgeçmiş ve kablosuz modeme geçiş yapmıştım. Kablosuz modem alarak teknolojik alışveriş gazına kapıldıktan sonra eve gelince uzun zamandır aklımda olan ve böyle bir gaz bekleyen diğer ürüne bakmaya başladım. Sonuç olarak yarın da 1 TB'lık harici hard diskim geliyor ve bir dahaki zorunluluğa ve yeni bir teknolojik atılım hamlesine kadar ihtiyaç biriktirmeye başlıyorum. Oh yes.
Yazan Conrad Bundy Etiketler: Hayat zaman: 22:16 0 yorum var
bofluk yazardı msdosta boşluk yerine
Space çok önemli bir tuş. Vallahi bakın. Space tuşu takılarak çalışan, ikinci üçüncü basışta işlevini yerine getiren bir klavyede senaryo yazmaya çalışırsanız şu anki halet-i ruhiyemi anlayabilirsiniz. En sinir bozucu şeyler listesi çıkarsam kesinlikle ilk sayfada yer alır. Sırasından emin olamadım şimdi zira çok sinir bozucu şey var ama kesinlikle ilk sayfada yer alacaktır "Space Tuşu Takılarak Çalışan Klavye".
Yazan Conrad Bundy Etiketler: Tespit zaman: 19:25 0 yorum var
Puslu Kıtalar Atlası
1992 yılında yazılmış, 1994 yılında basılmış benim tarafımdan ancak 2009'un son günlerinde okunmaya başlanmış ve 2010'un gelmesiyle biten bir kitab-ül şahane. Daha önce çok sefer duymama, çok methedilmesine rağmen şimdiye kadar okumamış olmam biraz benim eşşekliğim biraz da çok övülene karşı oluşan soğukluğa bağlanabilir. Geç olması hiç olmamasından iyidir diyelim.
İhsan Oktay Anar'ın ilk kitabı olan Puslu Kıtalar Atlası gerçekten Türk edebiyatı içinde çok farklı bir yerde. Dil olarak, anlatım olarak, kurgu olarak ve içindeki tarih bilgisi olarak gerçekten farklı ve başarılı. Daha önce de tarihi roman okumuştum ama tabi bu romanı tarihi roman diye kategorize de etmemek lazım. Tarih bilgisinden çok faydalanıyor, çoğunlukla 1600'ler İstanbul'unda geçiyor fakat aynı zamanda inanılmaz bir düşsellik var içinde. Bir yandan o dönemin Galata'sında yürürken bir yandan çok değişik masal ülkelerinde düşsel bir uçuşa geçebiliyorsunuz. Yazarın da zaten Uzun İhsan Efendi karakterine yüklediği düş gücü romanın temelini oluşturuyor. Herkes, herşey, tüm dünya Uzun İhsan Efendi'nin düşleridir aynı bu romanın tamamiyle (Uzun) İhsan Oktay Anar Efendi'nin düşlerinin ürünü olması gibi.
238 sayfa ortalama kaç dakikada okunabilir diye düşünürsek sayfa başına 1.5 dakika desek 360 dakikaya yakın bir süre çıkar karşımıza ama bu romanda 238 sayfanın başlarında anlatıma ve dile çabuk adapte olabilirseniz bu süre yarısına kadar düşecektir. Öyle de akıcı ve ardını merak ettirici bir roman. 8 ciltlik bir Kutsal İsyan'dan çıktıktan sonra eski Türkçe'ye Osmanlıca'ya aşina olan benim için de öyle oldu diyebilirim. Resmen farkında olmadan Osmanlıca öğreniyorum ya ona şaşıyorum.
Neyse efendim; Uzun İhsan Efendi ve oğlu Bünyamin merkezli olmak üzere Alibaz -nam ı diğer Efrasiyab - , Ebrehe, Hınzıryedi vs. birçok karakterin kendi hikayeleriyle ana hikayeye dahil olmaları ve kendi hikayeleri bittikten sonra bile aslında ana hikayenin içinde ne kadar önemli bir parça olduklarını gördüğümüz adeta bir yap boz gibi parçalar bir araya geldikçe romanın sonunda herşeyin yerli yerine oturduğu bir roman Puslu Kıtalar Atlası. Tekrar tekrar okunmasında fayda var. Şiddetle tavsiye.
Yazan Conrad Bundy Etiketler: Kitap zaman: 18:30 1 yorum var
Kutsal Damacana 2 - İtmen
Şunun şurasında 20 gün kalmış, 22 Ocak'ta sinemalardaymış Kutsal Damacana'nın devamı...
sinema - fragman - kutsal damacana 2 yeni fragman izlesene.com
Yazan Conrad Bundy Etiketler: Sinema-TV zaman: 18:56 0 yorum var
çok ayıp
Galiba yaşlandım. Gerçi hep içimde 40 yaşında bir amca var derdim de en azından metroda şurda buda elele dizdize oturan, öpüşüp koklaşan çiftleri görünce "cık cık cık" demezdim.
Yazan Conrad Bundy Etiketler: Tespit zaman: 13:20 1 yorum var
Kutsal İsyan
Hasan İzzettin Dinamo'nun hayatını harcayıp oluşturduğu iki büyük eserden ilki olan Kutsal İsyan'ı sonunda bitirebildim (Diğeri de Kutsal Barış) ve üstüne birkaç şey söylemek, tanıtmak istedim. 8 ciltlik bu seri bizi mütareke yıllarında alır, zaman zaman daha öncesine, Mustafa Kemal'in gençlik dönemlerine ve o yıllarda Balkanlar'da yaşanan karışık duruma götürür geri getirir ve kaldığı yerden devam eder. Zaman normal çizgisine dönünce de dediğim gibi mütareke yıllarından, Kurtuluş Savaşı'nın başlangıcına ve sonunda 9 Eylül'de İzmir'e girilmesine kadar süren muhteşem bir serüvene götürür.
Adeta bir dizi izliyormuş gibi her bölümünde farklı bir noktaya odaklanırız Anadolu'da. Antep, Adana, İzmir, Eskişehir, Sivas... Olaylar ordan oraya giderken biz de her bölümde ordan oraya gideriz ama hiç kafa karışıklığı yaşanmaz. Arada İstanbul'a da döneriz tabi ve esir şehrin insanlarının psikolojisini görüp, o şartlarda bile Anadolu'ya yardım etmek için uğraşanları okuruz.
Romanın en önemli özelliği çoğunlukla gerçeklere dayanıyor olması ve büyük bir araştırma sonunda ortaya çıkması. Bir çok mektup, telgraf, yazışma vs olduğu gibi kitapta yer alıyor. Çoğunlukla günümüz Türkçe'sine çevrilmiş fakat yine de birçok yerde dil ağır gelebilir ve anlaşılmayabilir yazılanlar. Yine de anlamaya uğraşmaya değer. Tabi bu kadar gerçeklere dayanırken romancılık yönünü de es geçmemiş yazar ve akıcı, okunan bir roman dili oluşturmuş.
Kemal Tahir'i okuyup sevdiyseniz Kutsal İsyan da muhtemelen hoşunuza gidecektir. Hem de Kemal Tahir romanlarından daha çok gerçeğe dayanmasıyla bir roman okuyorken farkında olmadan Türkiye'nin belki de en önemli 3-4 yılıyla ilgili çok detaylı bilgiler edinmiş ve adeta o dönemi yaşayarak öğrenmiş olacaksınız. Tam kitap tanıtım yazısı gibi oldu da gerçekten çok sevdiğim için yazmak istedim böyle birşey. Benim gibi tarih okumayı, öğrenmeyi sevenler varsa birkaç ayını bu seriye versin ve her biri 500 küsür sayfadan 8 cildi okusun. Sonunda bana teşekkür eder. Bu arada fotoğraftaki halini bulamazsınız muhtemelen çünkü yeniden basıldı seri farklı kapakla daha kaliteli olarak. Fotoğraf baba yadigarı olarak bende de bulunan halinden. Okurken sayfalarının ayrılmasıyla, daktilo harfleriyle yazılmasıyla, saman kokusuyla tarih kitabı okurken belki de atmosfer yaratmaya yardım ediyordu. Bulabilirseniz o halini alın tabi.
Yazan Conrad Bundy Etiketler: Kitap zaman: 13:05 0 yorum var
Geri Dönenler zombi filmi ismiydi galiba
Ne zamandır birşey yazamıyordum ki ne zamandır olduğunu bir alttaki yazının tarihine bakarak görebiliriz. Baktık 9 Aralık. Maşallah yani 3 hafta olmuş tabi ondan önceki yazının tarihinin de 25 Kasım olması Aralık ayında bununla beraber 2 yazı yazmış olduğum anlamına geliyor ki zamanında ayda 30-35 yazı yazan benim için çok olağandışı bir durum.
Aslında yazmamanın özel de bir nedeni yoktu. Düşünmeye üşendiğim bir dönemdi sanırım aklıma yazacak birşey gelmiyordu ve gelmesi için de uğraşmıyordum açıkçası. Arada tabi yine tespitler oluyordu ama arkadaş arasındaki geyiklerden buraya taşmıyordu. Bir de mutlu olma faktörü var ki hep derler insan mutluyken yaratıcı olamaz diye. He bir de çalışma etkisi de var tabi ki. Çalışan insanın beyni de meşgul olur, vakti de az olur, yaratıcılığa vakti kalmaz.
Çalışmak diyince evet çalışmaya başladım. Öğrenen herkes tam senlik işmiş diyor. Bence de öyle gayet eğlenerek ve rahat çalışıyorum şimdilik umarım değişmez bozulmaz. Ha şimdi merak ettiniz napıyor bu dalyarak diye. SKYTURK spor servsindeyim efendim. İşlerim özellikle basketbol olmak üzere sporu takip etmek, haber montajı yapmak, maç yayını olduğunda rejiye girmek, program hazırlamak vs.
İşte böyle bir durumdayız efendim. Yeni yıla az vakit kala böyle bir yazıyla geri döneyim istedim. Yeni yılla beraber belki eski günlere dönüş olur zira 95 izleyici var yahu az da değil. İnsanlar merak etmiş bu herif ne yazıyor bir bakalım izleyelim demiş ama ben yazmıyorum. Bir görev yüklemese de üstüme inceden bir mahçubiyet hissettim. Neyse artık, telafi ederiz. Hadi öptüm.
Yazan Conrad Bundy Etiketler: Hayat zaman: 12:56 0 yorum var
Radyocu
Salı günleri SKYTURK'te gece yarısı 00.15-00.30 arası başlayan Radyocu programına bir göz atın. Programın içeriğinde parmaklarım olmakta. Yer yer sesim de yayına çıkmakta.
Yazan Conrad Bundy Etiketler: Sinema-TV zaman: 23:10 0 yorum var
@
İşe gittiğinde MSN'deki kişisel iletisine @work yazan insanlar var. Gören de sanar ki Los Angeles'da bir plazadan giriyor internete. Ne bileyim öğle yemeğini Sunset Bulvarı'nda yiyecek falan. Üstü açık kırmızı spor arabası da kendine ait park yerinde bekliyor. Halbuki gitsen baksan bildiğin bir ofiste beyaz İkea masanın üstünde duran LCD monitöre bakmaktalar. İşteyim de bari.
Yazan Conrad Bundy Etiketler: Tespit zaman: 00:38 2 yorum var
yuvarlak delik
Dünyanın tüm yanından geçen insanın içtiği sigara içenin parmakları arasında sallanırken vücuduna ya da kıyafetine deyerek kâh yuvarlak bir kumaş yanığı kâh yuvarlak bir yara kabuğu sahibi olan insanları birleşin. Sigara firmalarına dava açsanız üç beş birşey kazanacağınızı düşünüyorum.
Yazan Conrad Bundy Etiketler: Tespit zaman: 00:34 0 yorum var
on parmak
ICQ'dan başlayarak - elbette MIRC'i de unutmamak lazım - MSN Messenger'a uzanan yolda insanoğlunun en büyük kazanımlarından birisi de 10 parmak klavye kullanımı oldu. Özellikle blgisayar öncesi dönemi düşündüğümüzde 10 parmak daktilo yazmak ve bilgisayarın hayata girmesiyle 10 parmak klavye kullanmak özellikle sekreterler için mutlaka sahip olunması gereken, aranan bir özellikti. Bu sohbet programlarının yıllar içinde insan beynine yaptığı etki sonucu sanırım artık öyle bir aranan özellik kalmadı. Zira zaten herkes otomatik olarak 10 parmak Q klavye kullanabiliyor. Kullanmayan da bi MSN yüklesin iki "kız mesenesi" bir aya parmakları alışır. Görüntülü konuşma yapmamak lazım tabi. Kamera açılabilir ama ona engel yok. Hmm ya da tekrar düşündüm de kamera da açılmasın 5 parmak öğrenilir yoksa.
Yazan Conrad Bundy Etiketler: Tespit zaman: 00:27 0 yorum var
Cenap Şahabettin
Herşey bu kadar mı üst üste gelir lan. Önce dün İnönü'ye gittim. Maç sonunda bizle dalga geçmeye çalışan karga beyinlilerle yapılan makara haricinde sonuç malum. Bugün önce oynadığım bahis son maçtan ibne gs'nin 82. dakikada yediği golle yattı. Hayatımda belki de ilk kez Galataaray'ın gol atmasını istedim. GS'ye bahiste bile güvenilmez bunu anladım. Sonra açıköğretimle ilgili kayıt tarihini kaçırdığımı mazeretli kayıt diye bir şeyle uğraşacağımı öğrendim. Şu an da elektrik kesik şarj bitmek üzere uyarı veriyor. dıııııııt...
Yazan Conrad Bundy Etiketler: Hayat zaman: 00:36 0 yorum var
Zorbalıkla Maç Kazanmak
Çok heyecanlı süren bir maç aynı heyecanla berabere bitmiş uzatmalara hazırlanmak için takımlar benchlerine çekilmişken daha birkaç gün önce bizi zorbalıkla maç kazanmakla suçlayan zümrenin insanlıktan nasibini almamış güruhunun yaptıklarını görünce normal sürenin bitimine kadar o organizmaların nasıl olay çıkarmadan durduğuna hayret eder buldum kendimi.
Fenerbahçe benchi arkasındaki güruhun iki kişiye karşı akın etmeye kalkması ve üstlerine ellerine ne gelirse fırlatmalarıyla başlayan olay karşı pota arkasından atlayarak Fenerbahçe benchine meyleden, koşan cisimlerden öndekinin tırsıp geri kaçtıktan sonra arkasından gelenin Terence Kinsey'e yumruk atmasıyla alevlendi. Kinsey haliyle sakinliğini koruyamayarak saldırgana aynı dilde cevap vermeye kalkınca sahaya yağan maddeler 19.05.2007 tarihinde Mecidiyeköy'de yaşananları hatırlattı. Sağanak yağmurda şemsiyesiz kalmış basketbolcularımız soyunma odasına gitti ve maç garip bir kararla yaklaşık 15-20 dakika sonra uzatmalardan itibaren devam etti. Tribünlerin kesin olarak boşaltılması gerekirken ve oyuncularımız can güvenliği endişesi yaşarken sadece saha içindeki koltuklarda oturan ve aslında olaylara müdahil olmayan kadınlı çocuklu ailelerin tribüne çıkartılarak maçın oynatılması gerçekten garipti. Demek ki kısmi tribün boşaltma diye bir uygulama da varmış bunu da bugün öğrenmiş olduk.
Maçın teknik analizine girmeye pek gerek görmüyorum. Maç herşeye rağmen aynı heyecanla devam ederek iki uzatma sonunda takımımızın mağlubiyetiyle sonuçlandı. Akıllarımızda kalan ise elbette yaşananlar oldu. Galatasaray basketbol şube sorumlusu Yiğit Şardan'ın olayların üstüne yaptığı açıklamalarda geçen "Olaylar Fenerbahçe - Efes maçında yaşananlar yanında solda sıfır kalır." minvalindeki bölüm zihniyetin sakatlığını ayan beyan ortaya koyuyor. Biz o maçta olanlar doğruydu demiyoruz ve gereken yerde kendimizi de eleştirebiliyoruz bir taraftar olarak fakat aynı tutumu ezeli rakipten beklemek belki de abartı bir iyimserlikti. Yine de hadi taraftarlarını geçtik yönetici mevkinde oturan bir kişiden böyle açıklamalar duymak insanın sinirini daha da çok bozuyor.
Öyle ya da böyle bu maç da geride kaldı. Takımımızın da eleştirilecek çok yanı var elbette ama böyle bir maçtan sonra eleştirmek elimden gelmiyor. Tanjeviç'e bile laf söyleyemiyorum. Sadece merak ediyorum Işın Çelebi şu an ne düşünüyor ve daha çok merak ediyorum bize 5 maç seyircisiz oynama cezası veren federasyon,disiplin kurulu bu maçtan sonra nasıl bir karar verecek. Göreceğiz ve unutmayacağız!
Yazan Conrad Bundy Etiketler: Fenerbahçe zaman: 00:12 0 yorum var
20 lan 20
"Ay ne anlıyorsunuz futboldan 22 adam bir topun peşinde koşuyor."
Çok şükür şimdiye kadar bana bu tezle saldıran olmadı da bundan sonra da olursa cevabım çok nettir. Önce bir saldırdığın şeyi öğren derim. Ne 22'si ulan? Kaleciler nereye koşuyor? Adamcağızlar tıkılmış ceza sahasına hatta çoğu zaman kale sahasına, kırk yılda bir çıkarlarsa çıkarlar, yüz yılda bir de takımı bir farkla mağlupken maçın son dakikasında kazanılan kornerde kafa atmaya karşı ceza sahasına giderler. Bu mu şimdi top peşinde koşmak?
Yazan Conrad Bundy Etiketler: Tespit zaman: 22:51 3 yorum var
470bin mal bir arada
Facebook'ta "DÜNYADAKİ BÜTÜN ATATÜRK SEVERLER BURAYA --> DÜNYA REKORU İÇİN TÜM LİSTENİ DAVET ET !( 9. GÜNDE 470.000 İ AŞTIK İLK HEDEF 10 KASIMA 1.000.000 )" isminde bir gruba üye olmak Atatürk'ü anladığınızı ya da çok sevdiğinizi değil su katılmamış bir mal olduğunuzu gösterir.
Yazan Conrad Bundy Etiketler: Tespit zaman: 19:44 3 yorum var
Öldükten sonra merhum kabrinde kendi kendine konuşsa ya "O son nefesi vermeyecektim." diye...
Yazan Conrad Bundy Etiketler: Komedya zaman: 17:40 0 yorum var
MMTPESYGT
2009/2010 PES sezonuna giriş yaptığımız gün itibariyle geçtiğimiz sezonlardan beri süregelen tartışmaya bir son vermek amacıyla artık Yiğit'le yaptığımız tüm maçları yazmak ve kim kime susuz sabunsuz kayıyormuş görmek için blog açtık. İlk günden kimin elini öptürdüğü ilk sinyallerini verdi de fark açıldıktan sonra da rakibim hala konuşmaya devam ederse ağzını da doldururuz sorun değil. İlk sonuçları akşam ekler herhalde... Adres de bu: mmtpesygt.blogspot.com
Yazan Conrad Bundy Etiketler: Hayat zaman: 17:20 0 yorum var
İçtim kapuçinoyu...
Kolpaçino'yu Al Pacino'yla birlikte izleyip yorumlarını almak için delicesine bir istek duyuyorum. Bu arada film de hoş olmuş bence. İlk yarısını atlattıktan sonra ikinci yarıda fazlasıyla güldürmeye başlıyor. Yeni bir Kutsal Damacana değil büyük ihtimalle zira karar verebilmek için en azından 2 kez daha izlemek lazım ama onunla karşılaştırmadan izlemenirse kendi çapında yeterince komik bir film. Böyle devam etsin bu ekip.
Yazan Conrad Bundy Etiketler: Sinema-TV zaman: 00:02 0 yorum var
Bü-Lent Ba-Ba
Şimdiye kadar belki de binbeşyüz defa izlediğim amuagodukbülentbaşkaaaan videosunu hayatımın sonuna kadar izleyebileceğimi ve her izlediğimde en az bir kez kahkaha atacağımı düşünüyorum.
Yazan Conrad Bundy Etiketler: Komedya zaman: 23:52 0 yorum var
Dijital Atatürkçülük
29 Ekim gibi resmi bayramlarda pencereden bayrak asmanın şu an geldiği nokta Facebook profil fotoğrafını bayrak ya da Atatürk resmiyle değiştirmektir. İkisi de gereksiz ikisi de saçma ama ikincisi daha komik. Bir de böyle günlerde Mustafa Kemal Atatürk'e hayran olmak var ki o da işin öte boyutu.
Yazan Conrad Bundy Etiketler: Eleştiri zaman: 21:35 1 yorum var
Bir Koreografi Yetmez Bize
“Bu filmin sONu yok” demiştik. Ne güzel hayaller kurmuştuk o güne dair. Son on yıl rakip taraftarların gözünün önünden bir film şeridi gibi geçecek, sonunda da bu filmin sonsuz olduğu onlara tekrar hatırlatılacaktı. Türkiye’de ilk defa uygulanan bir sistemle hareketli ve ipli, makaralı, fileli, fazlasıyla zor bir koreografi gerçekleştirilecekti.
Bu hayali gerçekleştirmek için zaman kaybetmeden çalışmalara başladık. Bezler alındı, dikildi. Boyalar, fırçalar, rulolar…her şey tamam. Vira bismillah diyerek vurduk fırçaları. Üç günlük bir çalışmadan sonra pankart boyamaların hepsi bitmişken ve sadece file mekanizmasını halledip prova yapmak kalmışken başımızdan aşağı kaynar sular döken haber düştü ortamlara. Koreografimiz, elimizin emeği, gözümüzün nuru emek kelimesinin anlamından bihaber üç kuruşluk insanların ağızlarına sakız olmuş, sanal ortamlarda akıllarınca emeğimizle, hayalimizle dalga geçer olmuşlar. Bu duruma düşmemizde elbet ki bizim de güvenlik zafiyetimiz vardı ama bu daha sonra irdelenmesi gereken bir işti. Öncelikle şimdi ne yapmak gerektiği çözülmeliydi. Harcanan tüm maddiyata, maneviyata, emeğe rağmen sürprizi kaçan organizasyonu içimiz yana yana iptal ettik. İlkeli bir duruş sergilemek adına ve gelebilecek kontraların önünü almak adına yapılması gereken buydu. Çok eleştirildik, anlamayanlar oldu bu kararımızı fakat bazen ilkelerin önünde harcanan hiçbir şeyin önemi olmaz, alın teriniz de olsa silip atarsınız bir anda.
Yeni bir organizasyon yapmak için yeterli vakit var mıydı acaba önümüzde? Olsa da olsundu olmasa da. Yeni bir şey yapmamız şarttı. Acilen kararlar verildi, hazırlıklar yapıldı, eksikler gedikler tamamlandı ve Perşembe akşamı ekibin büyük bir kısmı da kilometrelerce uzakta sevdasının peşinde koşarken, Fenerbahçe’mizi yalnız bırakmamak için yolunu Karpatlar’a düşürmüşken biz de bir kez daha vurduk fırçaları beyaz beze. Bir yandan gülüp eğlenip, bir yandan yaklaşan maçı kaçırmamak için bir an önce işimizi bitirmek isterken insanüstü bir hız aldı çalışma. Çalışmanın sonlarına doğru gelen gol haberi kolların devinimini daha da hızlandırınca 3 saatten kısa bir süre içerisinde “Doğduğun Günden Beri…” biterken ekip maçın son yarım saatlik kısmını izlemek üzere TV başına geçebiliyordu. Bükreş’te de İstanbul’da da o akşam planlandığı gibi sonuçlanmıştı ve ertesi günler için dinlenmeye çekilebilirdi ekip.
Ertesi gün geldiğinde Romanya’dan dönen arkadaşlarımızın, ağabeylerimizin de aramıza katılmasıyla ekip gerçek gücüne erişti. Önceki organizasyonda yaşanan güvenlik zafiyetinin tekrarlanmaması için zaten fazlasıyla minimal bir ekiple çalışılıyorken bir de bu ekibin büyük kısmının yurtdışı deplasmanı yapıyor olduğu sırada 3 saatte bitirilen pankarttaki emek daha da net bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Neyse ki ikinci günümüzde artık ekibimiz daha da güçlüydü. Romanya anıları dinlendi, özenildi, gidenlerden öğrenilen halay benimsendi, lahmacunlar yendi. Karnımız da merakımız da doyduğuna göre artık doğduğu günden beri üzdüğümüz çocuğun hayat hikayesine geçebilirdik. Yine hazırlandı bezler, boyalar… O usta el bebekliğinden itibaren yenilmeye mahkum olan Galatasaraylı çocuğu çizdikçe biz ardından dalıyorduk beze fırçalarla. Her figürde ağlıyordu çocuk öğrenilmiş çaresizliğin sonuçlarına bakmadan. Bebekti, emekledi, oturdu, kalktı ayağa şeker yedi, eline top aldı mahallede top peşinde koşmaya başladı, zamanı geldi okula başladı, okuma yazmayı öğrendi, tarihini öğrendi, sonunda daha fazla dayanamadı ve deli gömleğinin içine girdi genç yaşında. Detay arttıkça ve daha güzel olmasına uğraşıldıkça çalışma yavaşlıyor, zaman ilerliyor fakat zaten sabahlamayı göze alarak gelen ekipte yorgunluğun getirdiği sebepsiz kahkahalar, dibi görünmeyen geyikler dışında hiçbir huysuzluk emaresi görünmüyordu. Sonunda boyamalar bittiğinde saat gece yarısını geçmişti fakat bir de bunların kuruması lazımdı. Güneşsiz bir ortamda bunca boyanın kurumasını beklerken bu gözler ilk defa bu kadar fazla sarıyla kırmızıyı bir arada görmüş oldu. Ezeli rakibimizin taraftarlarının bu kadar fazla sarı-kırmızı boyama yapmadığını düşünürken saatlerimiz de sabah 4’ü buluyordu ve artık evlere dağılmak gerekiyordu ki ertesi öğlen tekrar çalışmaya gelinebilsin.
Geldik Cumartesi gününe. Bugün artık her şeyin sonuçlanacağı gündü. Başka şansımız da yoktu ki ertesi gün büyük gün 10. yıl kutlamalarının yaşanacağı bayramdı. Çok değerli saatler filenin gerilmesiyle harcandıktan sonra iki günün ortaya çıkardığı ürünler filenin üstüne dizilmeye başladı. Ne de güzel görünüyorlardı öyle somutlaşmış emek, alın teri… Dizim işlemi bitince geçti ele çuvaldızlar ipler. “Bu nasıl tribüncülük lan dikiş dikiyoruz” sözleri eşliğinde bir sürü erkek başladı bezleri fileye dikmeye. Evde gömleğine düğme dikmeyen kişiler burada Fenerbahçe uğruna metrelerce bezleri dikiyordu. Yemek molasının ardından daha da hızlanan dikim işi adeta bir trikotaj atölyesi ciddiyetinde devam edip, sonuçlandığında devasa filenin üzerinde doğumundan delirene kadar geçirdiği süreç içerisinde gördüğü skorlarla birlikte Galatasaraylı bir çocuğun acısı işlenmişti.
Koreografimizi tribüne taşıdıktan sonra önümüzde bize göre son bir engel kalmıştı; fileyi tribünün çatısına asmak ve Türkiye’de ilk kez uygulanan makara sistemiyle hareket edebilmesini sağlamak. Çatıya çıkan arkadaşlarımız makaraları takıp ipleri aşağı salarken aşağıdaki arkadaşlarımız da ipleri yakalayıp fileye bağlamakla görevliydi. Çatıdakilerin işi daha zor gibi görünse de yukarıdaki kuşbakışı saha manzarası, ufukta görünen Fenerbahçe burnu gibi manzaraları gören gözler çatıda gezinmenin zorluklarını bir an olsun hissetmiyor, aşağıya baktığında yükseklik korkusu değil, üzerine düşen sorumluluğu başarıyla yerine getirme arzusu duyuyordu. Sonunda gerekli görülen miktarda makaraya ipler takılıp fileye bağlandıktan sonra ilk provanın vakti gelmişti. Acıyan ellerine rağmen asıldı iplere yürekler. Az kişiydiler, güçleri yetmiyordu ama kimi ipte bir kimi ipte iki, üç kişi asılıyordu tüm gücüyle iplere. File yükselmeye başladı çatıya doğru ama çok yavaştı ve yükseldikçe ağırlık daha da artıyor ve ne kadar kalbi Fenerbahçe aşkıyla dolu olsa da insan vücudunun kaldıramayacağı bir ağırlık haline geliyordu koreografi. Bir süre fikir teatisinde bulunulduktan sonra çatıya makara takviyesi yapmaya karar verildi. Yeni makaralar çıkarıldı çatıya ve yeni ipler salındı aşağıya. İp sayısı arttıktan sonra emindik sanki koreografinin sorunsuz bir şekilde çatıya yükseleceğine. Bir kez daha çekmeye başladı yorgunluktan, uykusuzluktan iyice güçsüzleşen kollar ipleri. Zira saat sabah 4 olmuştu ve saatleri bir saat geri almak gerekiyordu. Çalışmak, organizasyondaki sorunları çözmek ve maça her şeyiyle hazır olarak girmek için elimize fazladan bir saat daha geçmişti. Bir kez daha çekmeye başladı yürekler fileyi yukarı ama yine bir sorun vardı. Yine çıkmıyordu file gerektiği kadar yukarıya. Çocuklar çıkıyordu evet, fakat çocuğun hayatında büyük yeri olan skorlar sette kalıyordu. Rakiplerimize olduğu gibi fileye de ağır gelmişti bu skorlar. Yenilir yutulur şey mi ki 6-0,4-0, 4-1…
Bir kez daha beyin fırtınası yapmak gerekiyordu artık iyice yorulan beyinlerle. Alex’in, Semih’in, Carlos’un bastığı çimlerde oturarak yeteri kadar yukarı çıkmayan eserimize baktık. Düşündük, düşündük… Yapacak bir şey yoktu artık zaman ilerliyordu ve bir çözüm gerekiyordu. Skorları kesecektik fileden. Bir kez daha çıkıldı tribüne, makaslar geçti ele ve skorlar ayrıldı binbir zahmetle dikildikleri fileden. Artık her şey çözülmüş gibiydi. Tam aklımızdaki hayal gerçekleşmese de ona büyük ölçüde yakın bir sonuçla karşılaşacaktı binlerce göz maç günü canlı olarak, milyonlarca göz de televizyondan, gazetelerden ve internetten. Set pankartı sete taşındı, ekstra olarak da maç sonu için bir sürpriz taşındı yine aynı sete. Görevimizin hazırlık kısmını yerine getirmiş olmanın huzuruyla günün ilk ışıklarına karşıcı olarak evlerimize gidip birkaç saatlik bir uyku çekebilirdik. Büyük şovun başlamasına saatler kamıştı artık. Heyecanlıydık, stresliydik ama Fenerbahçe için elinden geleni yapmış olmanın mutluluğu ve huzuruyla uyuduk.
Uyandık. Kutsal topraklara tekrar geldik. Mabede arka arkaya dördüncü gün girdik. Maçın başlangıç saati yaklaştıkça görev dağılımları belli olmuştu ve herkes emeklerin boşa gitmemesi için ne yapması gerektiğini, nerede olması gerektiğini biliyordu. Kimimiz dün geceden provası yapılan ip çekme görevini yerine getirecekken kimimiz sette pankartın açılmasından görevli olacaktı. Kimimiz de fileden kestiğimiz skorları alt tribünde münferit taraftarların da yardımıyla düzgün bir şekilde açacaklardı.Son konuşmalar yapıldı ve görev yerlerimize dağıldık.
Zaman sanki geçmek bilmiyordu. Koreografinin düzgün açılıp açılmayacağı kafaları meşgul ederken her beş dakikada bir saate bakmak sigara üstüne sigara yakmak kaçınılmaz olmuştu. Dakikalar sanki heyecanımıza inat ilerlemiyordu. Etrafımızla sohbet ederek zamanı öldürmeye çalışırken artık zamanın yaklaştığını hissetmeye başladık.Saha boşalmıştı, bu da demek ki birazdan futbolcular seremoni için geri geleceklerdi. Birden sesler duyulmaya başladı.; “Çeeeeeeek”… Bir kez daha tüm gücüyle ama kontrolü elden kaçırmadan çekti ip başındakiler ipleri ve iplerin ucuna bağlı olan fileyi. File yükseldikçe diğer tribünlerden gelen çığlıklar, alkışlar, patlayan flaşlar bir sağanak haline geldi. Deplasman tribününden bile patlayan flaşlar göze çarpıyordu. Set pankartımız da düzgün bir şekilde açılmış, skorlarda da falso verilmemiş, koreografi sadece süs olsun diye dizdiğimiz kartonların stadyum djinin işgüzarlığı yüzünden erken açılması dışında hatasız bir şekilde gerçekleştirilmişti. On dakika kadar koreografi açık kaldıktan sonra yavaş yavaş indi çıktığı sete. Biz de artık yerimize dönebilirdik. Dönüş yolunda hiç tanımadığımız insanlardan duyduğumuz tebrikler, gülümsemeler, övgü dolu sözler dört günlük uğraşının, emeklerin boşa gitmediğini iliklerimize kadar hissettirdi. Fenerbahçe için her şeye değerdi.
Fenerbahçe’miz de sağ olsun sete koyduğumuz maç sonu sürprizini de kullanmamıza imkan verdi ve “Bu filmin sONu yok” dedik dosta düşmana. Stad neredeyse boşalmışken ve içeride sadece deplasman tribünü ve biz kalmışken depodan taşınan, iptal edilen koreografinin üyelerinden 18+ pankartıyla yapılan makara da günlerce gecelerce süren yorgunluğun bir kutlaması niteliğindeydi. Yeni geldiğimiz tribünde dahil olduğumuz bu ilk büyük organizasyondan alnımızın akıyla çıkıp Grup CK ve 1907 UNIFEB’li arkadaşlarımıza teşekkür ederken aklımızda bir soru kalmıştı. İkinci gün gecesi yorgunluktan psikolojiler iyice bozulmuşken ekipten birinin söylediği gibi “Abi seneye ne yapacağız?”
Kısıtlı zamanda hızlı hareket edip büyük bir özveriyle hazırlanan koreografi ekibindeki tüm renktaşlarımıza sonsuz teşekkürlerimizi sunarız. Fenerbahçelilik geleneğimize uygun olarak, böylesi önemli günlerde beliren kırılma anlarındaki fedakarlıklarla bir kez daha, Fenerbahçelilerin istemesi halinde neleri yapabileceği gösterilmiştir.
Yazan Conrad Bundy Etiketler: Fenerbahçe zaman: 18:32 1 yorum var

