Duvar

Artık pek önemli olmadığı için bu öykümü de yayınlayabilirim.

DUVAR

“Hey sen!” diye seslendi çocuk kızın arkasından. Elinde büyükçe, parlak kırmızı renkli, köşeleri ovale yakın bir taş taşıyordu. Kız dönüp şaşkın bir şekilde baktı. Çocuğun elindekinin ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. “Taşımama yardım eder misin? Eve gitmeye çalışıyorum da.” Dedi çocuk.

Kız hala şaşkındı ama çocuğa doğru yürümeye başladı. Taşın bir ucundan tutar gibi yaptı ama yine de taşımaya çekiniyordu. Hiç konuşmamıştı. Düzgün yüz hatları, kırmızı yanaklarıyla güzel ama daha çok sevimli bir kızdı. Hiç konuşmadan birlikte çocuğun evine yürüdüler. Yürürken kız zaman zaman taşı bırakıyor, yardım edip etmemekte kararsız kalıyordu. Fakat yine de çocuğun yanında yürüyordu.

Çocuğun evine geldiler. Ahşap, en az elli yıllık gibi görünen ev sanki terkedilmişti. Birisi bu evin perili olduğunu iddia etse doğruluğuna inanabilirdiniz. Çocuk, menteşelerinden biri yerinden çıkmış, yer yer tahtaları sökülmüş, aralık duran kapıyı açıp içeriye seslendi. “Merhaba! İçerde kimse var mı? Sesimi duyan selam versin. Evde kimse var mı?”

İçeriden cevap gelmedi. Taşı kapının yanına bırakmışlardı.Kız korkmaya başlamıştı ama nedenini bilmediği bir şekilde ne gidebiliyordu ne de ağzını açıp bir şey söyleyebiliyordu. Hiç konuşmamış olsa da merak içinde olduğu bakışlarından belli oluyordu. Çocuk kızın gözlerindeki bu merakı fark etti. “Hep biraz deliydim. Biliyorum bunu, hep biraz deliydim Hepimizin biraz olduğu kadar.” . Kızın merakının korkuya dönmeye yakın bir hale geldiğini fark eden çocuk elleriyle sakin olması yönünde jestler yaparken kızın içini rahatlatmak için jestlerini konuşmasıyla desteklemeye karar verdi. “Korkma, korkma. Ben ölümden hiç korkmuyorum. Ne zaman olursa olur umursamıyorum.” Kızın kafası iyice karışmıştı ama biraz sakinleşmişti.

İçeriye girmediler. Evin kapının yanındaki kısmında duvara yaslanarak oturdular. Taş aralarında duvara dayalı duruyordu. Yılın en sıcak günlerinden biri olduğundan gölgede oturmak o kadar süre taş taşıdıktan sonra ikisine de iyi gelmişti. Sadece oturuyorlardı. İkisi de bir şey demeye, bir konu açmaya çekiniyordu. Sonunda çocuk dayanamadı. “Güneşin altında yatmaktan da sıkıldım evde oturup yağmuru izlemekten de. Sen gençsin. Hayat da uzun. Bugün öldürmek için yeterince zamanımız var.” Kız, karşılaştıklarından beri ilk kez gülümsedi. Tek bir buluta sahip olmayan, masmavi gökyüzüne bakıyordu. Kızın gökyüzüne baktığını fark eden çocuk da bakışlarını yukarı kaldırıp konuşmaya devam etti. “Anne bebeğini sever. Babacığın da seni seviyordur. Deniz sana şimdi ılık gelebilir bebeğim. Gökyüzü de mavi görünebilir.”

Kız , çocuğun ne dediğini anlamaya çalışıyor gibiydi. Kafa karışıklığı iyice beynini ele geçirmeye başlamıştı. Bakışlarını çocuğun yüzüne doğru indirdi. Gözlerine doğru bakıyordu. Kızın kendisine baktığını fark eden çocuk da kızın gözleriyle gözlerini birleştirdi. Bir süre gözleriyle konuştular. Kız gülümsemekle tepkisizlik arasında gidip geliyorken çocuk açık açık gülümsüyordu. Sonunda çocuk asıl konuşma organını da kullanmaya başladı. “Bu soğuk gözlerin ardındakileri öğrenmek ister misin?” Kız yine hiç konuşmadan başıyla isteğini belirtti. Çocuğun gözleri gerçekten soğuktu. Bütün o sıcak tavrına, aslında kıza tüm sevgisiyle bakmasına rağmen sadece gözlerine bakıldığında soğuklardı.

Çocuk derin bir nefes aldıktan sonra anlatmaya başladı. “Ben yeni bir çocuğum, bu şehirde yabancıyım. Ama yaşımdan daha çok yetiştim. İçinde şiirlerim olan siyah bir kitabım var. Çocukken içimde bir ateş vardı. Ellerimi birer balonmuş gibi hissederdim. Şimdi o hissi tekrar duyuyorum.” Cümlesini bitirirken iyiden iyiye gülümsüyordu. Soğuk gözleri gerçekten mutlu görünüyordu. Gülümseyerek kendini anlatmaya devam etti. “Oyunları hatırlıyorum. Papatyadan yaptığım zincirleri ve kahkahaları. Yoldaki bu kaçığı korumalıyım.”

Kız ne kaçığı diye düşünüyordu belki de. Çocuğun pek de aklı başında olmadığının farkındaydı elbette ama yine de yanından kalkmak, aralarındaki taşla olan temasını kesmek istemiyordu. Ne tek bir kelime edebiliyor, ne de herhangi bir kasını hareket ettirebiliyordu. Vücudunda sanki çalışan tek kaslar suratına gülümsemeyi çizmesine yardımcı olanlardı. Çocuğun söylediklerini anlamak, hazmetmek ister gibi bir hali vardı. Ama yine de gülümsüyordu. İçindeki mutluluk hissinin yüzüne vurmasına izin veriyordu.

Çocuk oturduğu yerden kalkıp taşı kucakladı. Evin içine doğru gitmeden önce kıza gülümseyerek kapıyı gösterdi. Üçüncü bir eli olsa onunla da kızın elini tutup bir daha bırakmak istemeyecekti. Kız çocuğun işaretini anlayarak yerinden kalktı ve çocuğun peşinden kapıdan içeri girdi. Ev tozlu, küf kokulu, sadece duvarlardaki çatlaklardan ve kırık camlardan sızan ışıklarla aydınlanan bir harabeydi. Kırık camlardan sızan güneş ışığıydı, çünkü yıllardır evdeki yaşanmamışlık sağlam kalabilen camlara kir ve is şeklinde yapışarak güneşin bile evin içinde yaşamasını engeller hale gelmişti. Girişi geçtiler, çocuk taşı büyük salonun ortasına koydu. İki kişilik koltuklardan birinin üstündeki beyaz çarşafı hızla çekti. Salona yayılan toz ve örümcek ağlarını çarşafla dağıtmaya çalıştıktan sonra yine çarşafla koltuğu biraz temizlemeye çalıştı.

Koltukta yan yana oturup salonun ortasındaki taşa bakarlarken çocuk yine konuşmaya başladı. “Biz kayıp iki ruh gibiydik. Sanki bir balık kasesinde yüzermiş gibi. Yıllardır.” Kız çocuğun söylediklerini düşünürken camın kenarındaki vitrinde duran balık kasesi gözüne takıldı. Kasenin dibinde hala renkli taşlar vardı ama tüm bu renkliliğin içinde artık kılçıkları bile çürüyerek yok olmak üzere olan balık cesedi duruyordu. Çocuğun bu evde yaşamadığı çok açıktı. Zaten aslında kimin nerde yaşadığı, yaşadığı, yaşamadığı yaşamak istediği, yaşamak zorunda olduğu nasıl anlaşılabilirdi? Sadece madden bulunduğu bir yer için orda yaşadığını söylemek ne kadar doğru olurdu?

“Sen ve ben” dedi çocuk. “Allah bilir yapmayı seçtiğimiz şey bu olmayacaktı.” Konuşmadan ya da konuşamadan, konuşulanları anlamadan anlaşmaya başlamışlardı. Kız, çocuğun aslında yaşadıkları yerin çok zamandır burası olduğunu kastettiğini düşünüyordu. Çocuk yine dudaklarını araladı. “ Sen yeri seç. Ben zamanı seçeceğim.Sonra tırmanmaya başlarım, yolumdaki o tepeye. Sadece bir süre doğru gün için beklemeli.” Çocuğun söyledikleri sanki bir büyücünün büyülü sözleriymiş gibi kulağa anlamsız, ruha anlamlıydı. Kız beyniyle neden bahsedildiğini anlamasa da ruhundaki ferahlık ve mutluluk, kendini çocuğun söylediklerine bırakma hissi kızın maneviyatının maddiyatından daha anlayışlı olduğunu gösteriyordu.

“Herkes bir şeyler aradığını söyler. Ben sadece yoluma çıkan fırsatı değerlendireceğim.” Dedi çocuk. Kız ilk defa konuşmaya bu kadar yaklaşmıştı. Tam ruhunu çocukla konuşturmak üzereydi ki çocuk konuşmaya devam etti.”Bu yüzden soğuktan kaçmama izin ver. Başımı altın güneşinin ısıtmasını sağla. Çünkü ruhumda soğuk bir rüzgar var, eserek titreten. Ve sanırım büyüyorum.” Kız başını çocuğun omzuna koydu. Hala hiçbir şey söylememişti. Uzun bir süre sessizce yerdeki taşa baktılar. Büyükçe, parlak kırmızı renkli, köşeleri ovale yakın taşa.

Evin içine sızan güneş ışığı iyice eğilmeye başladığında çocuk nazikçe kızın başını omzundan alıp ayağa kalktı. “Kal ve bu günü bitirmeme yardım et. Eğer istersen bir şişe şarap da devirebiliriz.” Kız yine sadece olur anlamında başını salladı. O kadar mutlu hissediyordu ki kendini, ağzını açıp tek kelime ederse sözleri mutluluğunun gerçekliğinin yanında sönük kalacakmış gibi geliyordu. Çocuk kızın olurunu görünce çok sevindi. Coşkuyla salonun içinde gezinmeye başlamıştı. Bu sırada da sorularını sıralıyordu. “ Yiyecek bir şey ister misin? Uçmayı öğrenmek ister misin? İster miydin? Denediğimi görmek ister misin?” Kız çocuğun telaşına sevecen gözlerle bakıyor. Hangi sorusuna cevap vereceğine karar veremiyordu. Çocuk birden kızı elinden tutup evin çökmeye yüz tutmuş merdivenlerine doğru koşturdu. Tozlar, tahta parçaları döke saça üst kata çıktılar. Üst katta hiç oda yoktu. Sadece bir hol ve boşluğun önünde ortasında şekilsiz ovalimsi bir boşluk olan bir duvar vardı. “Ne kullanmalıyız, bu boşluğu doldurmak için? Nerde konuşmalıyız? Nasıl doldurmalıyım bu son yeri? Duvarı nasıl tamamlamalıyım?” diye az önceki coşkunun kalıntılarına üstün gelmeye başlayan karamsar haliyle sordu çocuk.

Kız çocuğun düşmüş suratını avuçlarının arasına aldı. Yanağını hafifçe okşadıktan sonra aşağı inmeye başladı. Çocuk da kızın peşinden gidiyordu. Kız aşağıdaki salonun ortasında duran taşı tek başına kaldırmaya çalışıyordu. Gücü yetmediğinden ancak bir tarafını kaldırmış sürükleyebiliyordu taşı. Çocuk yardımına koştu ve yine eve geldikleri gibi, fakat bu sefer kız elini taşa sürmekten çekinmeden yardım ederek taşı üst kata taşıdılar. Duvarın önünde taşı iki ucundan tutarak kaldırıp birlikte duvardaki boşluğa yerleştirdiler. Taş tam boşluğa oturmuş duvarı tamamlamıştı. Çocuk kızın ellerini tutup önünde çömeldi. “Sen tam benim dünyamı dolduracak bir kızsın. Sana her şeyimi verebilirim , her şeyi, eğer bir şeyler istersen.”

“Dokunduklarını, gördüklerini tattıklarını, hissettiklerini , sevdiklerini , nefret ettiklerini, güvenmediklerini , koruduklarını , verdiklerini , anlaştıklarını , satın aldıklarını , dilendiklerini , ödünç aldıklarını ya da çaldıklarını , yarattıklarını , yok ettiklerini , yaptıklarını, söylediklerini , yediklerini , içtiklerini.”

Kız gözlerindeki mutluluk yaşlarıyla çocuğa sarıldı. Yerde çömelmiş birbirlerine sarılıyorlarken her şey bir fantezi gibi geliyordu. Duvar çok yükseklerinde kalmıştı. Kalplerinin birleşerek oluşturduğu bu duvarı yapmak için çocuğun ne kadar yorulduğunun bir önemi kalmamıştı. Artık ruhunu özgürlüğe kavuşturabilirdi. Her ruh eşini bulana kadar yabancı ruhumsulara mahkum olur, eşini bulduğunda sonsuz özgürlüğe kavuşabilirdi. Eşini bulana kadar sanki beynini kurtlar yiyormuş gibi rahatsız ederdi o ruh içinde bulunduğu vücudu.

Yıllarca duvarları sağlam kaldı. Her gün duvara fiziksel olarak olmasa da ruhsal bir sürü tuğla ekliyorlardı. Yıllar geçti. Birbirlerinin gözlerine baktıklarında 365 çarpı sayılamayacak sayı kadar gün ve 6 saatleri de eklenmesiyle oluşan zaman boyunca o birlikte koydukları taşın yansımasını gördüler. Sonunda çocuk büyüdü. Rüya bitti. Rahatça uyuşmuştum.


1 yorum var:

ucan hollandalı dedi ki...

oha.can evimden vuruldum sanırım.tam da dinlerken..off memet off..aglayabilirim şu an ama nedense ibne gibi sırıtıyorum.

 


Templates Novo Blogger 2008