Totoşunu Yerim


Ne güzel insansın lan Volkan.

God Of War

Reklam panolarında, bilboardlarda, metro istasyonlarında bir oyun reklamını görebildiğimiz günler de geldi sonunda. Hatta geçenlerde sinemada da bir oyun reklamı görmüştük neydi hatırlamıyorum şimdi Yiğit hatırlar. Güzel hareketler bunlar.

Aylık Akbil Şımarıklığı

Uzun zamandır aylık akbil yüklemiyordum ama baktım zaten 55 liradan fazla gidiyor her ay sonunda Mart ayıyla beraber aylık akbile kavuştum. Bu kavuşma haliyle insanın üzerine aylık akbil şımarıklığı getiriyor. Bu şımarıklık şöyle birşeydir ki Taksim'den Şükrü Saraçoğlu'na insanı füniküler-tranvay-vapur-tren şeklinde 4 vesaitle her vesaitte oturarak ve mümkün olduğunca az yürüyerek götürür. 5-10 dakika görüşüp fotoğraf makinesi almak için hanımla Aksaray metroda buluşacakken metronun içinden çıkıp sonra geri dönerken tekrar akbil bastırır. Seviyorum aylık akbil şımarıklığını.

Sevgili İzleyiciler

Bir aydır hiçbir şey yazmamış olmama rağmen izleyici sayımın artması, 100 e ulaşması bir parça ilginç geliyor. Eski yazılar çok fazla tamam, ama son birkaç aydır ayda 3-5 yazı ancak var. O ayda birkaç yazının yüzü suyu hürmetine mi izleniyorum acaba. İlginç yine de.

İstiyorum Bunu.


Bana bunu alsa keşke biri. Pahalı da lan. Ama çok güzel yahu. Ağzımın suyu aktı.

Mr. Nasreddin

Kapitalizmin amansız neferi Nasreddin Hoca dosyası yakında burada... Araştırma, kafa toplama, vakit lazım.

Soğukçeşme


Parke taş arasından yetişen çimen güzeldir, Soğukçeşme en güzeldir.

Kitab-ül Hiyel

Hiyel demek hiyle demek bir yerde. Mekanik ilmi anlamının yanında hile ile doğaya karşı koymak, doğa kurallarına yapılan icatlarla meydan okumak da demek hiyel. Hiyelkâr kişi aynı zamanda hayalperest olmalıdır ki yeni hiyleler aklına getirebilsin, yeni düşler kurmalıdır ki hiyel ilminde ilerleyebilsin.

İhsan Oktay Anar ne kadar büyük bir hayal ustası olduğunu ilk kitabı Puslu Kıtalar Atlası'nda kanıtlamıştı. İkinci kitabı Kitab-ül Hiyel'de de aynı zamanda ne kadar büyük bir hiyel ustası olduğunu gösteriyor. Yine öykülerimiz İstanbul'da geçmektedir. Bu kez Konstantiniyye yerine Dersaadet ismi kullanılmış Şehr-i İstanbul'un. Tarih olarak da 19. yüzyılla 20. yüzyıl başı arasındaki 3 kuşak seçilmiş. Önce Yafes Çelebi, ardından Yafes Çelebi'nin mirasını bıraktığı kölesi Calûd ve en son da Calûd'un evlatlığı Üzeyir'in hayatlarını rivayetler ve söylenceler ışığında dinlerken arka planda da tarihin akışını ve dönemin önemli olaylarını görebiliyoruz. Vaka-yi Hayriye, Cadde-i Kebir(İstiklâl Caddesi)'de Fransız tiyatrosunun açılması, Tepebaşı'ndaki Sponek Birahanesi'nde ilk film gösteriminin yapılması gibi olaylar arka planda gerçekleştikçe nesil de bir sonrakine atlıyor.

Romanın en güçlü yanı - tabi ki dilini saymıyorum bile - bu 3 önemli mucitin hayatını anlatmasının yanında yapıkları veya yapmayı tasarladıkları icatların detaylı anlatımlarıyla beraber yine bizzat İhsan Oktay Anar'ın çizdiği planları ve resimleri. Çizimler olmasa belki de birçok sayfa sıkıcı bir mühendislik kitabından alınmış parçalar haline gelecekken çizimler sayesinde icatları kolayca anlıyor ve öyküden kopmamayı başarıyorsunuz.

Uzun uzun öyküleri anlatacak değilim ama şu kadarını söylemek gerekirse Uzun İhsan Bey'in hayal ettiği bu 3 hiyel ustasının hayatlarını râviyân-ı ahbar ve nâkilan-ı âsârdan okumak farklı bir tecrübe olacaktır. Denemekte fayda var.

Şehzadebaşı

Fotoroman

MSM'den verilen bir ödev sonucu ilginç bir proje daha çıkarmak üzereyim. Fotoğraflarla öykü anlatma olayı. Hani eski fotoromanlar vardır ya, işte öyle fotoğraflar çekip bunları kurgu programında birleştirip film haline getirmemiz gerekiyor. Stop-motion değil yalnız karışmasın. Dublaj, müzik, efekt vs olabilir.

Benim filmin adı da "Şehzadebaşı". 3. Murad'ın iki aylıkken boğdurulan şehzadesinin ağzından yaşayamadıklarına olan özlemi. İlginç birşey olacak sanırım. Haftasonuna biter.

inmek için düğmeye basınız

Otobüsten inerken o durakta benden başka inen olmamışsa ve otobüse de kimse binmemişse kendimi kötü hissediyorum. Koca otobüs benim için yavaşladı, durdu, kapı açıldı ben indim, kapı kapandı, tekrar harekete geçti, hızlandı falan nerden baksan 30sn-1 dk arası bir süreyi çalıyorum otobüsteki insanlardan ve önümüzdeki duraklarda o otobüse binmek için bekleyenlerden. En iyisi son durakta inmek. O yüzden işe ve Taksim'e gitmeyi seviyorum.

Bob Marley

Şimdi öncelikle belirtelim ki esrar kesinlikle hem fiziksel hem de ruhsal bagimlilik yaratan bir uyusturucudur. İçmeyiniz içirmeyiniz diyerek teknik takibe takılma durumunda götü kurtarayım ve konumuza geçeyim.

Halk arasında en genel adıyla esrar olarak bilinen bu mel'un uyuşturucu bitkinin gözlemlediğim üzere çok farklı isimleri mevcut. Bu isimlerden de hangisinin kullanıldığı kullanan kişinin esrara olan yakınlığı ve genel sosyo-psikolojik durumuna göre farklılık göstermekte. Şöyle açıklamak gerekirse düzenli bir şekilde bu uyuşturucuyu kullanan kişiler esrardan bahsederken "Takılmak" ,"Sigara" ve zaman zaman "Ot" kelimelerini kullanmaktayken yaşı geçtiği halde ergenlik psikolojisinin etkilerini üzerinden atamamış olan bünyelerde çok farklı ve saçma kelimeler ortaya çıkmakta.

Normalinden en garibine doğru gitmek gerekirse "Cigara","Sarma", "Cigaralık", "Pafküf", "Anten", "Moko", "Koko", "Mokoko", "Cugara" ve en garip olarak "Bob Marley". Böyle örnekler daha çoğaltılabilir ve iki farklı kesimi birer cümleyle örneklemek gerekirse;

-Hadi bugün alışveriş yapalım da "takılalım".

-Hacıııı geçen bir "Bob Marley" içmişiz var yaaa geçenki "Mokoko"dan beri böyle olmamıştı ajan öldük resmen.

Örnek cümlelerde de görüldüğü üzere kullanılan kelimeler garipleştikçe karakterde de bir yavşama, bir mallaşma baş göstermekte. İnsanoğlunun çeşitli mallıklarına anlayış gösteriyorum genelde fakat bir uyuşturucu maddeye sırf onu kullanıyordu diye ünlü bir şarkıcının ismiyle hitap etme mallığını gerçekten anlayamıyorum. Hanımın da bu duruma olan yorumu ve sorgulaması daha matematiksel ve mantık çerçevesindeydi ki "Ot gibi 2 harflik bir kelime varken iki kelimeden oluşan yabancı bir özel ismi kullanmak niye?"

Teknolojik Atılım Hamlesi

Uzun zamandır teknoloji ürünü olarak aldığım tek şey laptop soğutucusuydu ki bu alet benim için bugün aldıklarımdan çok daha elzemdi. Bacak yakan laptop ısısını bilirsiniz. Neyse bacaklarımı ve genel olarak üreme sistemimi laptopun kavurucu etkilerinden kurtardıktan uzun zaman sonra sonunda bugün yeni bir teknolojik atılım hamlesine kalkıştım.

Zorunluktan oldu aslında. İzin gününde evden çıkmamaya ve bütün gün internet-kitap,dergi-film üçlemesi arasında gidip gelmek isteyen bünye modemin bozulmasıyla herşeye rağmen kalkıp alışverişe gidebildi. Modem teknolojisini oldukça geriden takip eden ben, yıllara meydan okuyan kablolu modemimden sonunda vazgeçmiş ve kablosuz modeme geçiş yapmıştım. Kablosuz modem alarak teknolojik alışveriş gazına kapıldıktan sonra eve gelince uzun zamandır aklımda olan ve böyle bir gaz bekleyen diğer ürüne bakmaya başladım. Sonuç olarak yarın da 1 TB'lık harici hard diskim geliyor ve bir dahaki zorunluluğa ve yeni bir teknolojik atılım hamlesine kadar ihtiyaç biriktirmeye başlıyorum. Oh yes.

bofluk yazardı msdosta boşluk yerine

Space çok önemli bir tuş. Vallahi bakın. Space tuşu takılarak çalışan, ikinci üçüncü basışta işlevini yerine getiren bir klavyede senaryo yazmaya çalışırsanız şu anki halet-i ruhiyemi anlayabilirsiniz. En sinir bozucu şeyler listesi çıkarsam kesinlikle ilk sayfada yer alır. Sırasından emin olamadım şimdi zira çok sinir bozucu şey var ama kesinlikle ilk sayfada yer alacaktır "Space Tuşu Takılarak Çalışan Klavye".

Puslu Kıtalar Atlası

1992 yılında yazılmış, 1994 yılında basılmış benim tarafımdan ancak 2009'un son günlerinde okunmaya başlanmış ve 2010'un gelmesiyle biten bir kitab-ül şahane. Daha önce çok sefer duymama, çok methedilmesine rağmen şimdiye kadar okumamış olmam biraz benim eşşekliğim biraz da çok övülene karşı oluşan soğukluğa bağlanabilir. Geç olması hiç olmamasından iyidir diyelim.

İhsan Oktay Anar'ın ilk kitabı olan Puslu Kıtalar Atlası gerçekten Türk edebiyatı içinde çok farklı bir yerde. Dil olarak, anlatım olarak, kurgu olarak ve içindeki tarih bilgisi olarak gerçekten farklı ve başarılı. Daha önce de tarihi roman okumuştum ama tabi bu romanı tarihi roman diye kategorize de etmemek lazım. Tarih bilgisinden çok faydalanıyor, çoğunlukla 1600'ler İstanbul'unda geçiyor fakat aynı zamanda inanılmaz bir düşsellik var içinde. Bir yandan o dönemin Galata'sında yürürken bir yandan çok değişik masal ülkelerinde düşsel bir uçuşa geçebiliyorsunuz. Yazarın da zaten Uzun İhsan Efendi karakterine yüklediği düş gücü romanın temelini oluşturuyor. Herkes, herşey, tüm dünya Uzun İhsan Efendi'nin düşleridir aynı bu romanın tamamiyle (Uzun) İhsan Oktay Anar Efendi'nin düşlerinin ürünü olması gibi.

238 sayfa ortalama kaç dakikada okunabilir diye düşünürsek sayfa başına 1.5 dakika desek 360 dakikaya yakın bir süre çıkar karşımıza ama bu romanda 238 sayfanın başlarında anlatıma ve dile çabuk adapte olabilirseniz bu süre yarısına kadar düşecektir. Öyle de akıcı ve ardını merak ettirici bir roman. 8 ciltlik bir Kutsal İsyan'dan çıktıktan sonra eski Türkçe'ye Osmanlıca'ya aşina olan benim için de öyle oldu diyebilirim. Resmen farkında olmadan Osmanlıca öğreniyorum ya ona şaşıyorum.

Neyse efendim; Uzun İhsan Efendi ve oğlu Bünyamin merkezli olmak üzere Alibaz -nam ı diğer Efrasiyab - , Ebrehe, Hınzıryedi vs. birçok karakterin kendi hikayeleriyle ana hikayeye dahil olmaları ve kendi hikayeleri bittikten sonra bile aslında ana hikayenin içinde ne kadar önemli bir parça olduklarını gördüğümüz adeta bir yap boz gibi parçalar bir araya geldikçe romanın sonunda herşeyin yerli yerine oturduğu bir roman Puslu Kıtalar Atlası. Tekrar tekrar okunmasında fayda var. Şiddetle tavsiye.

Kutsal Damacana 2 - İtmen

Şunun şurasında 20 gün kalmış, 22 Ocak'ta sinemalardaymış Kutsal Damacana'nın devamı...


sinema - fragman - kutsal damacana 2 yeni fragman izlesene.com

çok ayıp

Galiba yaşlandım. Gerçi hep içimde 40 yaşında bir amca var derdim de en azından metroda şurda buda elele dizdize oturan, öpüşüp koklaşan çiftleri görünce "cık cık cık" demezdim.

Kutsal İsyan

Hasan İzzettin Dinamo'nun hayatını harcayıp oluşturduğu iki büyük eserden ilki olan Kutsal İsyan'ı sonunda bitirebildim (Diğeri de Kutsal Barış) ve üstüne birkaç şey söylemek, tanıtmak istedim. 8 ciltlik bu seri bizi mütareke yıllarında alır, zaman zaman daha öncesine, Mustafa Kemal'in gençlik dönemlerine ve o yıllarda Balkanlar'da yaşanan karışık duruma götürür geri getirir ve kaldığı yerden devam eder. Zaman normal çizgisine dönünce de dediğim gibi mütareke yıllarından, Kurtuluş Savaşı'nın başlangıcına ve sonunda 9 Eylül'de İzmir'e girilmesine kadar süren muhteşem bir serüvene götürür.

Adeta bir dizi izliyormuş gibi her bölümünde farklı bir noktaya odaklanırız Anadolu'da. Antep, Adana, İzmir, Eskişehir, Sivas... Olaylar ordan oraya giderken biz de her bölümde ordan oraya gideriz ama hiç kafa karışıklığı yaşanmaz. Arada İstanbul'a da döneriz tabi ve esir şehrin insanlarının psikolojisini görüp, o şartlarda bile Anadolu'ya yardım etmek için uğraşanları okuruz.

Romanın en önemli özelliği çoğunlukla gerçeklere dayanıyor olması ve büyük bir araştırma sonunda ortaya çıkması. Bir çok mektup, telgraf, yazışma vs olduğu gibi kitapta yer alıyor. Çoğunlukla günümüz Türkçe'sine çevrilmiş fakat yine de birçok yerde dil ağır gelebilir ve anlaşılmayabilir yazılanlar. Yine de anlamaya uğraşmaya değer. Tabi bu kadar gerçeklere dayanırken romancılık yönünü de es geçmemiş yazar ve akıcı, okunan bir roman dili oluşturmuş.

Kemal Tahir'i okuyup sevdiyseniz Kutsal İsyan da muhtemelen hoşunuza gidecektir. Hem de Kemal Tahir romanlarından daha çok gerçeğe dayanmasıyla bir roman okuyorken farkında olmadan Türkiye'nin belki de en önemli 3-4 yılıyla ilgili çok detaylı bilgiler edinmiş ve adeta o dönemi yaşayarak öğrenmiş olacaksınız. Tam kitap tanıtım yazısı gibi oldu da gerçekten çok sevdiğim için yazmak istedim böyle birşey. Benim gibi tarih okumayı, öğrenmeyi sevenler varsa birkaç ayını bu seriye versin ve her biri 500 küsür sayfadan 8 cildi okusun. Sonunda bana teşekkür eder. Bu arada fotoğraftaki halini bulamazsınız muhtemelen çünkü yeniden basıldı seri farklı kapakla daha kaliteli olarak. Fotoğraf baba yadigarı olarak bende de bulunan halinden. Okurken sayfalarının ayrılmasıyla, daktilo harfleriyle yazılmasıyla, saman kokusuyla tarih kitabı okurken belki de atmosfer yaratmaya yardım ediyordu. Bulabilirseniz o halini alın tabi.

Geri Dönenler zombi filmi ismiydi galiba

Ne zamandır birşey yazamıyordum ki ne zamandır olduğunu bir alttaki yazının tarihine bakarak görebiliriz. Baktık 9 Aralık. Maşallah yani 3 hafta olmuş tabi ondan önceki yazının tarihinin de 25 Kasım olması Aralık ayında bununla beraber 2 yazı yazmış olduğum anlamına geliyor ki zamanında ayda 30-35 yazı yazan benim için çok olağandışı bir durum.

Aslında yazmamanın özel de bir nedeni yoktu. Düşünmeye üşendiğim bir dönemdi sanırım aklıma yazacak birşey gelmiyordu ve gelmesi için de uğraşmıyordum açıkçası. Arada tabi yine tespitler oluyordu ama arkadaş arasındaki geyiklerden buraya taşmıyordu. Bir de mutlu olma faktörü var ki hep derler insan mutluyken yaratıcı olamaz diye. He bir de çalışma etkisi de var tabi ki. Çalışan insanın beyni de meşgul olur, vakti de az olur, yaratıcılığa vakti kalmaz.

Çalışmak diyince evet çalışmaya başladım. Öğrenen herkes tam senlik işmiş diyor. Bence de öyle gayet eğlenerek ve rahat çalışıyorum şimdilik umarım değişmez bozulmaz. Ha şimdi merak ettiniz napıyor bu dalyarak diye. SKYTURK spor servsindeyim efendim. İşlerim özellikle basketbol olmak üzere sporu takip etmek, haber montajı yapmak, maç yayını olduğunda rejiye girmek, program hazırlamak vs.

İşte böyle bir durumdayız efendim. Yeni yıla az vakit kala böyle bir yazıyla geri döneyim istedim. Yeni yılla beraber belki eski günlere dönüş olur zira 95 izleyici var yahu az da değil. İnsanlar merak etmiş bu herif ne yazıyor bir bakalım izleyelim demiş ama ben yazmıyorum. Bir görev yüklemese de üstüme inceden bir mahçubiyet hissettim. Neyse artık, telafi ederiz. Hadi öptüm.

Radyocu

Salı günleri SKYTURK'te gece yarısı 00.15-00.30 arası başlayan Radyocu programına bir göz atın. Programın içeriğinde parmaklarım olmakta. Yer yer sesim de yayına çıkmakta.

@

İşe gittiğinde MSN'deki kişisel iletisine @work yazan insanlar var. Gören de sanar ki Los Angeles'da bir plazadan giriyor internete. Ne bileyim öğle yemeğini Sunset Bulvarı'nda yiyecek falan. Üstü açık kırmızı spor arabası da kendine ait park yerinde bekliyor. Halbuki gitsen baksan bildiğin bir ofiste beyaz İkea masanın üstünde duran LCD monitöre bakmaktalar. İşteyim de bari.

yuvarlak delik

Dünyanın tüm yanından geçen insanın içtiği sigara içenin parmakları arasında sallanırken vücuduna ya da kıyafetine deyerek kâh yuvarlak bir kumaş yanığı kâh yuvarlak bir yara kabuğu sahibi olan insanları birleşin. Sigara firmalarına dava açsanız üç beş birşey kazanacağınızı düşünüyorum.

on parmak

ICQ'dan başlayarak - elbette MIRC'i de unutmamak lazım - MSN Messenger'a uzanan yolda insanoğlunun en büyük kazanımlarından birisi de 10 parmak klavye kullanımı oldu. Özellikle blgisayar öncesi dönemi düşündüğümüzde 10 parmak daktilo yazmak ve bilgisayarın hayata girmesiyle 10 parmak klavye kullanmak özellikle sekreterler için mutlaka sahip olunması gereken, aranan bir özellikti. Bu sohbet programlarının yıllar içinde insan beynine yaptığı etki sonucu sanırım artık öyle bir aranan özellik kalmadı. Zira zaten herkes otomatik olarak 10 parmak Q klavye kullanabiliyor. Kullanmayan da bi MSN yüklesin iki "kız mesenesi" bir aya parmakları alışır. Görüntülü konuşma yapmamak lazım tabi. Kamera açılabilir ama ona engel yok. Hmm ya da tekrar düşündüm de kamera da açılmasın 5 parmak öğrenilir yoksa.

Cenap Şahabettin

Herşey bu kadar mı üst üste gelir lan. Önce dün İnönü'ye gittim. Maç sonunda bizle dalga geçmeye çalışan karga beyinlilerle yapılan makara haricinde sonuç malum. Bugün önce oynadığım bahis son maçtan ibne gs'nin 82. dakikada yediği golle yattı. Hayatımda belki de ilk kez Galataaray'ın gol atmasını istedim. GS'ye bahiste bile güvenilmez bunu anladım. Sonra açıköğretimle ilgili kayıt tarihini kaçırdığımı mazeretli kayıt diye bir şeyle uğraşacağımı öğrendim. Şu an da elektrik kesik şarj bitmek üzere uyarı veriyor. dıııııııt...

Zorbalıkla Maç Kazanmak

Çok heyecanlı süren bir maç aynı heyecanla berabere bitmiş uzatmalara hazırlanmak için takımlar benchlerine çekilmişken daha birkaç gün önce bizi zorbalıkla maç kazanmakla suçlayan zümrenin insanlıktan nasibini almamış güruhunun yaptıklarını görünce normal sürenin bitimine kadar o organizmaların nasıl olay çıkarmadan durduğuna hayret eder buldum kendimi.

Fenerbahçe benchi arkasındaki güruhun iki kişiye karşı akın etmeye kalkması ve üstlerine ellerine ne gelirse fırlatmalarıyla başlayan olay karşı pota arkasından atlayarak Fenerbahçe benchine meyleden, koşan cisimlerden öndekinin tırsıp geri kaçtıktan sonra arkasından gelenin Terence Kinsey'e yumruk atmasıyla alevlendi. Kinsey haliyle sakinliğini koruyamayarak saldırgana aynı dilde cevap vermeye kalkınca sahaya yağan maddeler 19.05.2007 tarihinde Mecidiyeköy'de yaşananları hatırlattı. Sağanak yağmurda şemsiyesiz kalmış basketbolcularımız soyunma odasına gitti ve maç garip bir kararla yaklaşık 15-20 dakika sonra uzatmalardan itibaren devam etti. Tribünlerin kesin olarak boşaltılması gerekirken ve oyuncularımız can güvenliği endişesi yaşarken sadece saha içindeki koltuklarda oturan ve aslında olaylara müdahil olmayan kadınlı çocuklu ailelerin tribüne çıkartılarak maçın oynatılması gerçekten garipti. Demek ki kısmi tribün boşaltma diye bir uygulama da varmış bunu da bugün öğrenmiş olduk.

Maçın teknik analizine girmeye pek gerek görmüyorum. Maç herşeye rağmen aynı heyecanla devam ederek iki uzatma sonunda takımımızın mağlubiyetiyle sonuçlandı. Akıllarımızda kalan ise elbette yaşananlar oldu. Galatasaray basketbol şube sorumlusu Yiğit Şardan'ın olayların üstüne yaptığı açıklamalarda geçen "Olaylar Fenerbahçe - Efes maçında yaşananlar yanında solda sıfır kalır." minvalindeki bölüm zihniyetin sakatlığını ayan beyan ortaya koyuyor. Biz o maçta olanlar doğruydu demiyoruz ve gereken yerde kendimizi de eleştirebiliyoruz bir taraftar olarak fakat aynı tutumu ezeli rakipten beklemek belki de abartı bir iyimserlikti. Yine de hadi taraftarlarını geçtik yönetici mevkinde oturan bir kişiden böyle açıklamalar duymak insanın sinirini daha da çok bozuyor.

Öyle ya da böyle bu maç da geride kaldı. Takımımızın da eleştirilecek çok yanı var elbette ama böyle bir maçtan sonra eleştirmek elimden gelmiyor. Tanjeviç'e bile laf söyleyemiyorum. Sadece merak ediyorum Işın Çelebi şu an ne düşünüyor ve daha çok merak ediyorum bize 5 maç seyircisiz oynama cezası veren federasyon,disiplin kurulu bu maçtan sonra nasıl bir karar verecek. Göreceğiz ve unutmayacağız!

6.11

20 lan 20

"Ay ne anlıyorsunuz futboldan 22 adam bir topun peşinde koşuyor."

Çok şükür şimdiye kadar bana bu tezle saldıran olmadı da bundan sonra da olursa cevabım çok nettir. Önce bir saldırdığın şeyi öğren derim. Ne 22'si ulan? Kaleciler nereye koşuyor? Adamcağızlar tıkılmış ceza sahasına hatta çoğu zaman kale sahasına, kırk yılda bir çıkarlarsa çıkarlar, yüz yılda bir de takımı bir farkla mağlupken maçın son dakikasında kazanılan kornerde kafa atmaya karşı ceza sahasına giderler. Bu mu şimdi top peşinde koşmak?

470bin mal bir arada

Facebook'ta "DÜNYADAKİ BÜTÜN ATATÜRK SEVERLER BURAYA --> DÜNYA REKORU İÇİN TÜM LİSTENİ DAVET ET !( 9. GÜNDE 470.000 İ AŞTIK İLK HEDEF 10 KASIMA 1.000.000 )" isminde bir gruba üye olmak Atatürk'ü anladığınızı ya da çok sevdiğinizi değil su katılmamış bir mal olduğunuzu gösterir.

Öldükten sonra merhum kabrinde kendi kendine konuşsa ya "O son nefesi vermeyecektim." diye...

MMTPESYGT

2009/2010 PES sezonuna giriş yaptığımız gün itibariyle geçtiğimiz sezonlardan beri süregelen tartışmaya bir son vermek amacıyla artık Yiğit'le yaptığımız tüm maçları yazmak ve kim kime susuz sabunsuz kayıyormuş görmek için blog açtık. İlk günden kimin elini öptürdüğü ilk sinyallerini verdi de fark açıldıktan sonra da rakibim hala konuşmaya devam ederse ağzını da doldururuz sorun değil. İlk sonuçları akşam ekler herhalde... Adres de bu: mmtpesygt.blogspot.com

 


Templates Novo Blogger 2008