Sinema-TV etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sinema-TV etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Boardwalk Empire


Bugün torrent ortamına 1. sezon 1. bölümü düşmüş olan bir HBO dizisi Boardwalk Empire. Martin Scorsese, Mark Wahlberg ve The Sopranos'un yaratıcısı Terence Winter tarafından yapımcılığı üstlenilen, en azından ilk bölümü Martin Scorsese tarafından yönetilen bir dizi olarak direk özel bir yere oturmuştu izlemeden bile. Hemen indirip izledim de ve diyebilirim ki 2011 Emmy ödül töreninde en iyi drama ödülü açıklanırken "And Emmy goes toooo........Boardwalk Empireeeeeeee" diye bir anons duyacağızdır. Yazın bir kenara, benden tavsiye çılgınlık haline gelmeden de izleyin, sonra hava atarsınız "Ohoo ben ta ne zamandır izliyorum daha ilk yayınlandığı haftaydı." falan diye.

Machete

Robert Rodriguez'e olan sevgim pek derindir. Kendisi zaten sevdiğim Hollywood aleminde yaptığı işlerle daha da üst mertebeye çıkmış müstesna bir abimizdir. Spy Kids gibi filmler de yapabilir, Planet Terror de.. Planet Terror'de fragmanını görerek yıllardır "Lan bunun fimi olsa güzel olur aslında be, olur mu acep?" dediğimiz Machete'yi de...

Sonunda geldi Machete vizyona ve tabi ki ilk gününde izlendi tarafımdan. Tecavüzcü tipine rağmen önceki filmlerinden de pek sevdiğim, özellikle Desperado'daki bıçakçı psikopat rolüyle gönlümüzde taht kuran Danny Trejo sanırım ilk defa başrol olarak bir filmi sürüklüyor. Tüm mimiksizliğine ve donukluğuna rağmen oyunculuğu o kadar ilginç bir karakterde ki hiç sırıtmıyor rolde. Tam o rolün adamı açıkçası. Oyunculardan girmişken gerçekten çok hoş ve derin bir oyuncu kadrosu var filmin. Robert De Niro , Michelle Rodriguez , Jessica Alba , Jeff Fahey , Lindsay Lohan , Cheec Marin ve bu tarz filmler açısından bakıldığında adeta ustalara saygı kuşağı şeklinde Steven Seagal.. Genel kanıyı oyuncular açısından tersine çeviren bir film olmuş aynı zamanda. Steven Seagal ve Robert De Niro kötü rollerdeyken, Danny Trejo iyi rolde oynuyor.

Filmin konusuna gelirsek de Meksika-ABD sınırındaki kaçak işçi ve uyuşturucu trafiğini tam anlamıyla elinde tutmak isteyen büyükbaşların tiyatrosuna tesadüf eseri düşen efsanevi kahraman Machete'nin bu oyunu bozma ve üç yıl önce başına gelenlerin intikamını alma çabası şeklinde özetlenebilir. Çok derinlemesine girilmese de bayağı bir politik eleştiri de mevcut filmde. Göçmenlik sorunu, uyuşturucu problemi, Amerikan politikacılarının çürümüşlüğü ve göçmenlerin özleriyle Amerikalı olma çizgisinde gidip gelişleri inceden, kalından eleştirilmiş. Machete tam anlamıyla herşeyiyle kaliteli bir B Movie olmuş. Jeneriğinden sonuna kadar, kadrajlar olsun renkler olsun kurgu olsun herşeyiyle B tipi aksiyon filmlerinin tüm özellikleri var. Rodriguez gibi bir ağabey yaptığı içinse genel B tipi filmlerdeki kalitesizlik yok tabi. Rodriguez'in şiddet anlayışını da açıkçası çok seviyorum. Bu fimde de bolca patlayan kafalar, kopan kollar, deşilen gözler falan görebilirsiniz. Amerikanların "Machete" dedikleri palamsı koca bıçakla kol kesildiğinde benim gibi "Oyhhş" şeklinde tepki verebilenlerdenseniz film çok doyurucu bu açıdan.

Fazla uzatmadan bağlıyayım. Çok şey anlatıp da spoilera kaçmayayım. Danny Trejo'nun psikopata bağlayışını izlemek, Robert De Niro'yu Teksas'lı şerefsiz senatör olarak görmek, Steven Seagal'ı kılıç dövüşü yaparken görmek, hiçbiri olmazsa Michelle Rodriguez, Jessica Alba, Lindsay Lohan üçlüsüyle göz gönül açmak için izlenir bu film aga. Gidin, gittirin...

Şehzadebaşı

Fotoroman

MSM'den verilen bir ödev sonucu ilginç bir proje daha çıkarmak üzereyim. Fotoğraflarla öykü anlatma olayı. Hani eski fotoromanlar vardır ya, işte öyle fotoğraflar çekip bunları kurgu programında birleştirip film haline getirmemiz gerekiyor. Stop-motion değil yalnız karışmasın. Dublaj, müzik, efekt vs olabilir.

Benim filmin adı da "Şehzadebaşı". 3. Murad'ın iki aylıkken boğdurulan şehzadesinin ağzından yaşayamadıklarına olan özlemi. İlginç birşey olacak sanırım. Haftasonuna biter.

Kutsal Damacana 2 - İtmen

Şunun şurasında 20 gün kalmış, 22 Ocak'ta sinemalardaymış Kutsal Damacana'nın devamı...


sinema - fragman - kutsal damacana 2 yeni fragman izlesene.com

Radyocu

Salı günleri SKYTURK'te gece yarısı 00.15-00.30 arası başlayan Radyocu programına bir göz atın. Programın içeriğinde parmaklarım olmakta. Yer yer sesim de yayına çıkmakta.

İçtim kapuçinoyu...

Kolpaçino'yu Al Pacino'yla birlikte izleyip yorumlarını almak için delicesine bir istek duyuyorum. Bu arada film de hoş olmuş bence. İlk yarısını atlattıktan sonra ikinci yarıda fazlasıyla güldürmeye başlıyor. Yeni bir Kutsal Damacana değil büyük ihtimalle zira karar verebilmek için en azından 2 kez daha izlemek lazım ama onunla karşılaştırmadan izlemenirse kendi çapında yeterince komik bir film. Böyle devam etsin bu ekip.

FlashForward adam ol

Ne umutlarla başlamıştım şu FlashForward isimli diziye. Lost'un varisi olacaktı falan. Gerçekten de güzel başlamıştı, orjinal bir fikir, güzel çekimler, etkileyici bir başlangıç... Nasıl oldu bilmiyorum dizi 5 bölümde B tipi Amerikan polisiyelerine döndü. Birkaç bölüm daha kredisi var da toparlanmazsa da yapacak birşey yok. Her hafta 42 dakika boşa geçirmeye gerek yok.

FlashForward

Geçtiğimiz günlerde Ekşi Sözlük'te öylesine bakınırken Flashforward başlığı çok entry girilmiş haliyle dikkatimi çekti. Girip baktığımda 1. bölümü henüz yayınlanmış olan bir dizi olduğunu gördüm. Bilindiği üzere Lost birkaç ay sonra son sezonuna başlayacak ve 6 yıl süren bir macera sonunda bitecek. Lost'un kanalı ABC ne yapacak peki derseniz birçok yerde FlashForward Lost'un varisi olarak konuşulmaya başlamış bile.

İlk iki bölüm itibariyle bir Lost olamayacak gibi görünse de bu çizgide devam ederse kaç yıl sürerse sürsün merakla takip edilecek bir dizi olack gibi görünüyor. Tabi karşılaştırılan dizinin Lost olması da FlashForward'ın dezavantajı. Heroes olsa katlar geçer derim mesela. Yine de hakkını verelim özellikle fikir ve fikrin işlenişi olarak gerçekten ilgi çekici ve başarılı buldum FlashForward'ı.

Konudan bahsetmek gerekirse, dünyadaki tüm insanlar aynı anda 2dk 17 saniyeliğine bayılır ve bu süre içinde o günden 6 ay sonraki hallerini görürler. Uyandıklarında herkes gördüğünü hatırlamaktadır. Tabi bazıları da hiçbir şey görememiştir de o konuya girmeyelim. Sonuç olarak bu hatırlanan görüntüler bir mozaik gibi bir araya getirilerek olayın nedeni, tekrar olup olmayacağı gibi sorulara cevap aranırken kaderin değiştirilebilirliği sorgulanacaktır.

Kaderi değiştirebilir miyiz tarzındaki sloganını okuyunca biraz küçümsemiştim açıkçası ve fazla bir beklenti olmadan başladım izlemeye. Fakat önceki paragrafta da söylediğim gibi işleniş olarak gerçekten başarılı olmuş. Bir zaman sonra belki Lost kadar olmasa da çokça popüler bir dizi olacağını öngörerek şimdiden takip etmeye başlamanızı öneriyorum.

Dokunma Kutsal'ıma

Kutsal Damacana'ya olan sevgimi kelimelerle ifade etmem mümkün değil. Bugün Ceren'le konuşurken ölmeden önce son yapacağım işin bir kez daha Kutsal Damacana izlemek olacağını düşünüyorum. O ölüm ne mutlu ne neşeli bir ölüm olur öyle yarabbi.

Neyse konumuz şu ki Show Tv çok sık aralıklarla veriyor bu şaheseri. Ben de dayanamayıp her seferinde açıyorum. Her yerini izlemesem de kulağım orda oluyor. Şimdiye kadar kesilen sahnelerine, sansürlenen diyaloglara, buzlanan sigaralara alışmıştım bu filmdeki de bugün ilk defa bir şeyi farkettim ki resmen Şafak Sezer'e bir diyaloğu tekrar söyletmişler. Dublaj yapmışlar.

Fikret gece gemide Asım'a gemicilik maceralarını anlatır. Biraz daha lafladıktan sonra Asım hadi ben gidiyorum diye iyi geceler der gider. Filmin orjinalinde Fikret'in Asım'a cevabı "İyi geceler yuuavvşaaaam" iken Show Tv versiyonunda Fikret "İyi geceler yavruşum" der.

Yapmayın etmeyin ya. Ayıptır ya. Sinirim bozuluyor, örseleniyorum. Dokunmayın kutsalıma, nolursunuz. Bir yere kadar sıçıyorsunuz filmin içine de bu kadar da ileri gitmeyin. Şafak Bey size de teessüfler. Gitmeyebilirdiniz o dublaja bir yavruşum demeye. Tabi o gitmemiş de olabilir sesi benzetmişlerdir falan olur mu olur da, yine de olmasaymış iyiymiş.

Mazorgazm

Çok uzun zaman önce çekimlerini tamamladığım Mazorgazm'ın montajı da sonunda bitti. Facebook grubune üye olup gelişmeleri takip edebilirsiniz. Şimdilik birkaç fotoğraf ve fragmanı koydum da bir ara vakit bulunca gizli saklı bir yerlere filmi de yükleyip nette yayınlamadan izlemenizi sağlarım.

Basterds

Sırf Eli Roth'un Donnie Donowitz karakterini ve Christoph Waltz'in Hans Landa karakterini görmek için bile gidilir Tarantino'nun son filmine. Bu karakterler dışında filmde sanki birşey yok mu? Olmaz mı? Tarantino'nun filmde mesajı çaktığı üzere şaheseri değil belki bence ama en iyilerinden biri. Kill Bill'den daha iyi bence diyeyim gerisini siz anlayın. Ya da değil mi ki acaba. Şimdi yazarken Kill Bill'den sahneler geldi de gözümün önüne, emin olamadım. Neyse işte Reservoir Dogs ve Pulp Fiction'ı bir kenara ayıralım, bu film de fazlasıyla güzel. Gidip izlenesi.

Kıskanmak

Zeki Demirkubuz'un yeni filmi Kıskanmak 6 Kasım'da vizyona giriyormuş. (Mübarek gün, severiz 6 Kasım'ı) Fragmanı da çıkmış, göz atmakta fayda var.

12 Dev Adam



Son zamanlarda izlediğim en güzel reklam filmi.

kurtadam kurtada kurta kurt ku


Canımız ciğerimiz Muro'muz Mustafa Üstündağ, Kutsal Damacana 2 isimli projede kurtadam rolünde oynayacağını söylemiş. Ağzından bal damlamış resmen bal. Önceden İT-MAN diye duyurulan proje mi yoksa bu daha başka birşey mi bilemiyorum henüz. Kolpaçino da bir an önce gelse ne hoş olur.

40 m2 Almanya

Tevfik Başer'in yönettiği, başrollerini Yaman Okay ve Özay Fecht'in paylşstığı 1986 yapımı film çekildiği dönem için çok yenilikçi bir film olarak görülmektedir. Başarısını Locarno Film Festivali'nden aldığı Gümüş Leopar ödülü gibi ödüllerle de taçlandırmış olan filmde Almanya'ya çalışmak için giden Türk'lerin yasadığı zorluklara farklı bir açıdan bakılır.

Türk'lerin Almanya'da yasadığı zorluklara toplumsal yönden değil bireysel açıdan bakan film adında da belirtildiği üzere Almanya'nın sadece 40 m2'lik bir apartman dairesinde geçer.Türkiye'den büyük umutlarla Dursun'la evlenerek Almanya'ya gelen Turna'nın Almanya'da yasadığı ve belki de yasayamadığı şeyler sonucunda yavaş yavaş depresyona ve ardından delirmeye kadar giden degişimini görürüz. Turna karakterinin film boyunca bir ev hapsi hayatı yaşaması ve Dursun'un baskıları altında ezilmesi sonucu giderek umudunu kaybeder ve bu hayatından kurtulmak için elinden geleni yapacak bir hale gelir. Turna'nın bu değişiminde bir insanın dış dünyasının ve düş dünyasının sınıırlandırılmasıyla psikolojisinin nasıl etkileneceğini anlayabiliriz. Zira ev hapsi halinin yanı sira dişarıda ne olduğuna dair hiç bir bilgisi olmayan Turna'nın dış dünyayla tek bağı ufak bir pencereden gördüğü bir hayat kadını
ve kendisi gibi çoğunlukla eve hapis bir hayat süren karşı penceredeki sakat kız çocuğudur. Almanya'yla ilgili düşleri vardır fakat hiç göremediği için bu
düsleri sadece kavram olarak kalır ve canlı birer anı olarak sadece geçmiş günlerini, köyde geçirdiği zamanları düşleyebilir.

Film, genel olarak uzun planlar içerir.Bu uzun planlara karanlık, basık ve genel olarak iç karartıcı bir atmosfer eşlik eder. Tüm bu ögeleri bir araya getirdiğimizde yönetmenin filmin çekim stiliyle izleyiciyi Turna karakterinin psikolojik durumuna sokmaya çalıştığını düşünebiliriz. İzleyici filmde belki çok sıkılır, bunalır, nefes alamayacak duruma gelir ama sanki Turna gibi bu durumdan bir kaçiş bularak filmi izlemeyi bırakamaz. Çünkü çok ustaca bir şekilde izleyici Turna karakteriyle özleştirilmiştir ve haliyle izleyici filmin sonunda Turna'nin başına ne geleceğini bu hapis durumundan kurtulup kurtulamayacağını merak eder. Senaryonun en başarılı yönü de bu özleştirme özelliğidir. Uzun planlara ragmen film izleyicinin merakını bu özleştirme sayesinde canlı tutar.

Sonuç olarak film izleyiciye anlatmak istediğini başarılı bir şekilde anlatan, belki iç karartıcı da olsa düşündürücü anlar yaşatan basarılı filmdir.

döverim ben bunu

The Big Bang Theory'i izlemeye başladım geçtiğimiz hafta. Fena dizi değil, yani işte yokluktan idare eder. Sit-com olarak bir Married With Children veya How I Met Your Mother değil tabi ki kesinlikle ama işte vakit geçiriyor. Tek sorunum var bu diziyle ilgili Sheldon Cooper denen inek.

Ceren galiba çok tatlı falan demişti. Ekşi'de de millet hastasıyım gibi şeyler yazmış. Sorun bende mi anlamadım ama ben bunu döverim. Yanımda yöremde olsa ağzına ağzına vururum. Resmen uzun ince bacaklarından tutup sallaya sallaya duvara vurasım geliyor. Bu kadar sinir bozucu karakter yazmak zordur.

İlk Simpsonlar

Aranızda The Simpsons'ın birinci bölümünü anlatabilecek olan var mı? Öyle youtube'da falan aratıp izlemeden ama. Birkaç kişiye sordum kimse bilmiyordu. Ben de The Simpsons 1. sezonu indirmeye başladım. Aha bu da torrent linki.

Seven Pounds

Yine Yiğit'in bir ara önerdiği, bir türlü izleme fırsatı bulamadığım bir filmdi Seven Pounds. Sonunda izledim ve iyi ki izlemişim demesem de izlediğime pişman da değilim. Ha eğer Pursuit of Happyness'ı izlememiş olsaydım "Oy babayn bu Will Smith ne güzel adammış." derdim ama işte o filmde zaten Will Smith'in neler yapabileceğini gördüğüm için pek şaşırtıcı gelmedi Seven Pounds'daki performansı.

Seven Pounds; içinde büyük bir pişmanlık taşıyan Ben Thomas'ın bu pişmanlıktan kurtulabilmek adına adeta bir kefaret ödeme çabasıyla tam bir meleğe dönüşme hikayesi. Çok fazla da anlatıp filmin süprizini ve tadını kaçırmak istemiyorum da çok içe dokunan bir hikaye olduğunu söyleyebilirim. Will Smith muhteşem bir performansla oynuyor yine. Kafasını eğişinde, Yes diyişinde bile bütünüyle Ben Thomas karakterinin acısını, hüznünü gösteriyor. Birazcık duygusal olan birini çok rahat ağlatabilir sadece bakışlarıyla. Kendisini zaten seviyordum bu rolüyle de sevgim perçinlendi. Umarım hep Pursuit of Happyness ve Seven Pounds gibi filmlerde oynamaya devam eder.

Filme yapacağım en büyük eleştiri kurgunun yavaşlığına olacak. Film son yarım saat hatta 20 dakikaya kadar bir türlü akmıyor. Tamam her saniyesinde Ben Thomas'ın acısını biz de yaşıyoruz tam olarak ne olduğunu anlamadan ama film bir türlü akmıyor. Hikayenin tamamını bir türlü anlatmadığı için de bir yandan neler olduğunu anlamaya çalışıyor bir yandan e hadi artık birşeyler olsun diyor insan. Sonlara gelince, konu bağlanmaya, süprizler ortaya çıkmaya başlayıncaysa o kadar güzel akmaya başlıyor ki bir anda film bitiyor. Keşke tempoyu daha iyi ayarlıyabilseymiş yönetmen.

Duygusal anlar yaşamak isteyen, Will Smith'i sadece bir aksiyon-komedi oyuncusu sanan varsa bu filmi kesinlikle izlemeli. Ortalara kadar sıkılıp kapatmadan dayanabilirseniz devamı rahat gelecektir. He bir de Rosario Dawson ve Woody Harrelson da filme çok iyi gitmişler acıyı desteklemişler özellikle Death Proof'un seksi kızı Rosario Dawson'ı böyle görmek çok şaşırttı. Woody Harrelson'sa hala gözümde bir Micky Knox'tur kör de olsa topal da.

Somers Town

İngiliz sinemasının son zamanlarda çıkardığı en iyi yönetmen sanırım Shane Meadows. This İs England'la ödülleri toplamasının ardından o filmle tanımıştım kendisini. Ardından Dead Man's Shoes'u da izledim ki bundan sonra naparsa takip etmek gerektiğini anladım. Somers Town da bu güzel ağabeyin son filmi.

71 dakikalık, kısacık, sevimli, siyah-beyaz bir film Somers Town. This Is England'ın veledi Thomas Turgoose büyümüş de tek başına sokaklarda takılır, bira içer, zibidilik yapar olmuş. Gelecekte çok iyi oyuncu olacağı kesin olan bu çocuk bu filmde de gayet iyi. Tavırlarıyla olsun bakışlarıyla olsun karakterin hissini verebiliyor. Onun oynadığı karakter Tomo herşeyini geride bırakıp Londra'ya gelmiştir. Onun gibi yalnız bir göçmen çocuğu Marek'le tanışır ve dostluklarını izleriz. İngiltere'deki göçmenlik sorunlarına, erenliğe, yalnızlığa, aşka ve daha birçok konuya hiçbirinin içine tam olarak dalmadan kenarından ana konu olarak bellediği dostluğu destekleyecek şekilde dokundurmuş Shane Meadows. Filmin görüntüleri siyah beyaz ama içi gerçekten çok renkli.

Kısa bir vakitte güzel, iç ısıtan bir film izlemek isterseniz bulup izleyin bu filmi. Shane Meadows ismini de bir kenara yazın. Daha bakalım ne güzellikler çıkaracak piyasaya.

 


Templates Novo Blogger 2008