İktisadi Bir Gerçek Olarak Fenerbahçe
Anadolu Üniversitesi Yayınları'ndan çıkan İktisada Giriş kitabından alıntıdır: Grafiği koyamayacağım kusura bakmayın.
"Yandaki grafik bize Türkiye'de enflasyon oranının 1959-2008 döneminde izlediği seyri gösteriyor. Grafikte görülen taralı alanlar ise Fenerbahçe'nin şampiyon olduğu futbol sezonlarını ifade ediyor. Grafiğe göre, Fenerbahçe'nin ligde iyi perfomans gösterdiği dönemlerde enflasyon oranı düşüyor
kötü performans gösterdiği dönemlerde ise, genellikle enflasyon yükselme eğilimine giriyor. Sizce birkaç sezon üst üste Fenerbahçe'yi daha sezon başında şampiyon ilan ederek Türkiye ekonomisini enflasyon sorunundan kurtarmamız mümkün mü?"
Kitabın bu kısmını içine alan ünitenin yazarı sayın Prof. Dr. Mustafa Özer sizi saygıyla selamlıyor cevabımı buradan veriyorum. Mümkün olur da gerek yok. Boşverin biz oynayalım ligde. Böylesi daha eğlenceli 35 metreden goller falan.
Yazan Conrad Bundy Etiketler: Fenerbahçe zaman: 21:24 2 yorum var
Zorbalıkla Maç Kazanmak
Çok heyecanlı süren bir maç aynı heyecanla berabere bitmiş uzatmalara hazırlanmak için takımlar benchlerine çekilmişken daha birkaç gün önce bizi zorbalıkla maç kazanmakla suçlayan zümrenin insanlıktan nasibini almamış güruhunun yaptıklarını görünce normal sürenin bitimine kadar o organizmaların nasıl olay çıkarmadan durduğuna hayret eder buldum kendimi.
Fenerbahçe benchi arkasındaki güruhun iki kişiye karşı akın etmeye kalkması ve üstlerine ellerine ne gelirse fırlatmalarıyla başlayan olay karşı pota arkasından atlayarak Fenerbahçe benchine meyleden, koşan cisimlerden öndekinin tırsıp geri kaçtıktan sonra arkasından gelenin Terence Kinsey'e yumruk atmasıyla alevlendi. Kinsey haliyle sakinliğini koruyamayarak saldırgana aynı dilde cevap vermeye kalkınca sahaya yağan maddeler 19.05.2007 tarihinde Mecidiyeköy'de yaşananları hatırlattı. Sağanak yağmurda şemsiyesiz kalmış basketbolcularımız soyunma odasına gitti ve maç garip bir kararla yaklaşık 15-20 dakika sonra uzatmalardan itibaren devam etti. Tribünlerin kesin olarak boşaltılması gerekirken ve oyuncularımız can güvenliği endişesi yaşarken sadece saha içindeki koltuklarda oturan ve aslında olaylara müdahil olmayan kadınlı çocuklu ailelerin tribüne çıkartılarak maçın oynatılması gerçekten garipti. Demek ki kısmi tribün boşaltma diye bir uygulama da varmış bunu da bugün öğrenmiş olduk.
Maçın teknik analizine girmeye pek gerek görmüyorum. Maç herşeye rağmen aynı heyecanla devam ederek iki uzatma sonunda takımımızın mağlubiyetiyle sonuçlandı. Akıllarımızda kalan ise elbette yaşananlar oldu. Galatasaray basketbol şube sorumlusu Yiğit Şardan'ın olayların üstüne yaptığı açıklamalarda geçen "Olaylar Fenerbahçe - Efes maçında yaşananlar yanında solda sıfır kalır." minvalindeki bölüm zihniyetin sakatlığını ayan beyan ortaya koyuyor. Biz o maçta olanlar doğruydu demiyoruz ve gereken yerde kendimizi de eleştirebiliyoruz bir taraftar olarak fakat aynı tutumu ezeli rakipten beklemek belki de abartı bir iyimserlikti. Yine de hadi taraftarlarını geçtik yönetici mevkinde oturan bir kişiden böyle açıklamalar duymak insanın sinirini daha da çok bozuyor.
Öyle ya da böyle bu maç da geride kaldı. Takımımızın da eleştirilecek çok yanı var elbette ama böyle bir maçtan sonra eleştirmek elimden gelmiyor. Tanjeviç'e bile laf söyleyemiyorum. Sadece merak ediyorum Işın Çelebi şu an ne düşünüyor ve daha çok merak ediyorum bize 5 maç seyircisiz oynama cezası veren federasyon,disiplin kurulu bu maçtan sonra nasıl bir karar verecek. Göreceğiz ve unutmayacağız!
Yazan Conrad Bundy Etiketler: Fenerbahçe zaman: 00:12 0 yorum var
Bir Koreografi Yetmez Bize
“Bu filmin sONu yok” demiştik. Ne güzel hayaller kurmuştuk o güne dair. Son on yıl rakip taraftarların gözünün önünden bir film şeridi gibi geçecek, sonunda da bu filmin sonsuz olduğu onlara tekrar hatırlatılacaktı. Türkiye’de ilk defa uygulanan bir sistemle hareketli ve ipli, makaralı, fileli, fazlasıyla zor bir koreografi gerçekleştirilecekti.
Bu hayali gerçekleştirmek için zaman kaybetmeden çalışmalara başladık. Bezler alındı, dikildi. Boyalar, fırçalar, rulolar…her şey tamam. Vira bismillah diyerek vurduk fırçaları. Üç günlük bir çalışmadan sonra pankart boyamaların hepsi bitmişken ve sadece file mekanizmasını halledip prova yapmak kalmışken başımızdan aşağı kaynar sular döken haber düştü ortamlara. Koreografimiz, elimizin emeği, gözümüzün nuru emek kelimesinin anlamından bihaber üç kuruşluk insanların ağızlarına sakız olmuş, sanal ortamlarda akıllarınca emeğimizle, hayalimizle dalga geçer olmuşlar. Bu duruma düşmemizde elbet ki bizim de güvenlik zafiyetimiz vardı ama bu daha sonra irdelenmesi gereken bir işti. Öncelikle şimdi ne yapmak gerektiği çözülmeliydi. Harcanan tüm maddiyata, maneviyata, emeğe rağmen sürprizi kaçan organizasyonu içimiz yana yana iptal ettik. İlkeli bir duruş sergilemek adına ve gelebilecek kontraların önünü almak adına yapılması gereken buydu. Çok eleştirildik, anlamayanlar oldu bu kararımızı fakat bazen ilkelerin önünde harcanan hiçbir şeyin önemi olmaz, alın teriniz de olsa silip atarsınız bir anda.
Yeni bir organizasyon yapmak için yeterli vakit var mıydı acaba önümüzde? Olsa da olsundu olmasa da. Yeni bir şey yapmamız şarttı. Acilen kararlar verildi, hazırlıklar yapıldı, eksikler gedikler tamamlandı ve Perşembe akşamı ekibin büyük bir kısmı da kilometrelerce uzakta sevdasının peşinde koşarken, Fenerbahçe’mizi yalnız bırakmamak için yolunu Karpatlar’a düşürmüşken biz de bir kez daha vurduk fırçaları beyaz beze. Bir yandan gülüp eğlenip, bir yandan yaklaşan maçı kaçırmamak için bir an önce işimizi bitirmek isterken insanüstü bir hız aldı çalışma. Çalışmanın sonlarına doğru gelen gol haberi kolların devinimini daha da hızlandırınca 3 saatten kısa bir süre içerisinde “Doğduğun Günden Beri…” biterken ekip maçın son yarım saatlik kısmını izlemek üzere TV başına geçebiliyordu. Bükreş’te de İstanbul’da da o akşam planlandığı gibi sonuçlanmıştı ve ertesi günler için dinlenmeye çekilebilirdi ekip.
Ertesi gün geldiğinde Romanya’dan dönen arkadaşlarımızın, ağabeylerimizin de aramıza katılmasıyla ekip gerçek gücüne erişti. Önceki organizasyonda yaşanan güvenlik zafiyetinin tekrarlanmaması için zaten fazlasıyla minimal bir ekiple çalışılıyorken bir de bu ekibin büyük kısmının yurtdışı deplasmanı yapıyor olduğu sırada 3 saatte bitirilen pankarttaki emek daha da net bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Neyse ki ikinci günümüzde artık ekibimiz daha da güçlüydü. Romanya anıları dinlendi, özenildi, gidenlerden öğrenilen halay benimsendi, lahmacunlar yendi. Karnımız da merakımız da doyduğuna göre artık doğduğu günden beri üzdüğümüz çocuğun hayat hikayesine geçebilirdik. Yine hazırlandı bezler, boyalar… O usta el bebekliğinden itibaren yenilmeye mahkum olan Galatasaraylı çocuğu çizdikçe biz ardından dalıyorduk beze fırçalarla. Her figürde ağlıyordu çocuk öğrenilmiş çaresizliğin sonuçlarına bakmadan. Bebekti, emekledi, oturdu, kalktı ayağa şeker yedi, eline top aldı mahallede top peşinde koşmaya başladı, zamanı geldi okula başladı, okuma yazmayı öğrendi, tarihini öğrendi, sonunda daha fazla dayanamadı ve deli gömleğinin içine girdi genç yaşında. Detay arttıkça ve daha güzel olmasına uğraşıldıkça çalışma yavaşlıyor, zaman ilerliyor fakat zaten sabahlamayı göze alarak gelen ekipte yorgunluğun getirdiği sebepsiz kahkahalar, dibi görünmeyen geyikler dışında hiçbir huysuzluk emaresi görünmüyordu. Sonunda boyamalar bittiğinde saat gece yarısını geçmişti fakat bir de bunların kuruması lazımdı. Güneşsiz bir ortamda bunca boyanın kurumasını beklerken bu gözler ilk defa bu kadar fazla sarıyla kırmızıyı bir arada görmüş oldu. Ezeli rakibimizin taraftarlarının bu kadar fazla sarı-kırmızı boyama yapmadığını düşünürken saatlerimiz de sabah 4’ü buluyordu ve artık evlere dağılmak gerekiyordu ki ertesi öğlen tekrar çalışmaya gelinebilsin.
Geldik Cumartesi gününe. Bugün artık her şeyin sonuçlanacağı gündü. Başka şansımız da yoktu ki ertesi gün büyük gün 10. yıl kutlamalarının yaşanacağı bayramdı. Çok değerli saatler filenin gerilmesiyle harcandıktan sonra iki günün ortaya çıkardığı ürünler filenin üstüne dizilmeye başladı. Ne de güzel görünüyorlardı öyle somutlaşmış emek, alın teri… Dizim işlemi bitince geçti ele çuvaldızlar ipler. “Bu nasıl tribüncülük lan dikiş dikiyoruz” sözleri eşliğinde bir sürü erkek başladı bezleri fileye dikmeye. Evde gömleğine düğme dikmeyen kişiler burada Fenerbahçe uğruna metrelerce bezleri dikiyordu. Yemek molasının ardından daha da hızlanan dikim işi adeta bir trikotaj atölyesi ciddiyetinde devam edip, sonuçlandığında devasa filenin üzerinde doğumundan delirene kadar geçirdiği süreç içerisinde gördüğü skorlarla birlikte Galatasaraylı bir çocuğun acısı işlenmişti.
Koreografimizi tribüne taşıdıktan sonra önümüzde bize göre son bir engel kalmıştı; fileyi tribünün çatısına asmak ve Türkiye’de ilk kez uygulanan makara sistemiyle hareket edebilmesini sağlamak. Çatıya çıkan arkadaşlarımız makaraları takıp ipleri aşağı salarken aşağıdaki arkadaşlarımız da ipleri yakalayıp fileye bağlamakla görevliydi. Çatıdakilerin işi daha zor gibi görünse de yukarıdaki kuşbakışı saha manzarası, ufukta görünen Fenerbahçe burnu gibi manzaraları gören gözler çatıda gezinmenin zorluklarını bir an olsun hissetmiyor, aşağıya baktığında yükseklik korkusu değil, üzerine düşen sorumluluğu başarıyla yerine getirme arzusu duyuyordu. Sonunda gerekli görülen miktarda makaraya ipler takılıp fileye bağlandıktan sonra ilk provanın vakti gelmişti. Acıyan ellerine rağmen asıldı iplere yürekler. Az kişiydiler, güçleri yetmiyordu ama kimi ipte bir kimi ipte iki, üç kişi asılıyordu tüm gücüyle iplere. File yükselmeye başladı çatıya doğru ama çok yavaştı ve yükseldikçe ağırlık daha da artıyor ve ne kadar kalbi Fenerbahçe aşkıyla dolu olsa da insan vücudunun kaldıramayacağı bir ağırlık haline geliyordu koreografi. Bir süre fikir teatisinde bulunulduktan sonra çatıya makara takviyesi yapmaya karar verildi. Yeni makaralar çıkarıldı çatıya ve yeni ipler salındı aşağıya. İp sayısı arttıktan sonra emindik sanki koreografinin sorunsuz bir şekilde çatıya yükseleceğine. Bir kez daha çekmeye başladı yorgunluktan, uykusuzluktan iyice güçsüzleşen kollar ipleri. Zira saat sabah 4 olmuştu ve saatleri bir saat geri almak gerekiyordu. Çalışmak, organizasyondaki sorunları çözmek ve maça her şeyiyle hazır olarak girmek için elimize fazladan bir saat daha geçmişti. Bir kez daha çekmeye başladı yürekler fileyi yukarı ama yine bir sorun vardı. Yine çıkmıyordu file gerektiği kadar yukarıya. Çocuklar çıkıyordu evet, fakat çocuğun hayatında büyük yeri olan skorlar sette kalıyordu. Rakiplerimize olduğu gibi fileye de ağır gelmişti bu skorlar. Yenilir yutulur şey mi ki 6-0,4-0, 4-1…
Bir kez daha beyin fırtınası yapmak gerekiyordu artık iyice yorulan beyinlerle. Alex’in, Semih’in, Carlos’un bastığı çimlerde oturarak yeteri kadar yukarı çıkmayan eserimize baktık. Düşündük, düşündük… Yapacak bir şey yoktu artık zaman ilerliyordu ve bir çözüm gerekiyordu. Skorları kesecektik fileden. Bir kez daha çıkıldı tribüne, makaslar geçti ele ve skorlar ayrıldı binbir zahmetle dikildikleri fileden. Artık her şey çözülmüş gibiydi. Tam aklımızdaki hayal gerçekleşmese de ona büyük ölçüde yakın bir sonuçla karşılaşacaktı binlerce göz maç günü canlı olarak, milyonlarca göz de televizyondan, gazetelerden ve internetten. Set pankartı sete taşındı, ekstra olarak da maç sonu için bir sürpriz taşındı yine aynı sete. Görevimizin hazırlık kısmını yerine getirmiş olmanın huzuruyla günün ilk ışıklarına karşıcı olarak evlerimize gidip birkaç saatlik bir uyku çekebilirdik. Büyük şovun başlamasına saatler kamıştı artık. Heyecanlıydık, stresliydik ama Fenerbahçe için elinden geleni yapmış olmanın mutluluğu ve huzuruyla uyuduk.
Uyandık. Kutsal topraklara tekrar geldik. Mabede arka arkaya dördüncü gün girdik. Maçın başlangıç saati yaklaştıkça görev dağılımları belli olmuştu ve herkes emeklerin boşa gitmemesi için ne yapması gerektiğini, nerede olması gerektiğini biliyordu. Kimimiz dün geceden provası yapılan ip çekme görevini yerine getirecekken kimimiz sette pankartın açılmasından görevli olacaktı. Kimimiz de fileden kestiğimiz skorları alt tribünde münferit taraftarların da yardımıyla düzgün bir şekilde açacaklardı.Son konuşmalar yapıldı ve görev yerlerimize dağıldık.
Zaman sanki geçmek bilmiyordu. Koreografinin düzgün açılıp açılmayacağı kafaları meşgul ederken her beş dakikada bir saate bakmak sigara üstüne sigara yakmak kaçınılmaz olmuştu. Dakikalar sanki heyecanımıza inat ilerlemiyordu. Etrafımızla sohbet ederek zamanı öldürmeye çalışırken artık zamanın yaklaştığını hissetmeye başladık.Saha boşalmıştı, bu da demek ki birazdan futbolcular seremoni için geri geleceklerdi. Birden sesler duyulmaya başladı.; “Çeeeeeeek”… Bir kez daha tüm gücüyle ama kontrolü elden kaçırmadan çekti ip başındakiler ipleri ve iplerin ucuna bağlı olan fileyi. File yükseldikçe diğer tribünlerden gelen çığlıklar, alkışlar, patlayan flaşlar bir sağanak haline geldi. Deplasman tribününden bile patlayan flaşlar göze çarpıyordu. Set pankartımız da düzgün bir şekilde açılmış, skorlarda da falso verilmemiş, koreografi sadece süs olsun diye dizdiğimiz kartonların stadyum djinin işgüzarlığı yüzünden erken açılması dışında hatasız bir şekilde gerçekleştirilmişti. On dakika kadar koreografi açık kaldıktan sonra yavaş yavaş indi çıktığı sete. Biz de artık yerimize dönebilirdik. Dönüş yolunda hiç tanımadığımız insanlardan duyduğumuz tebrikler, gülümsemeler, övgü dolu sözler dört günlük uğraşının, emeklerin boşa gitmediğini iliklerimize kadar hissettirdi. Fenerbahçe için her şeye değerdi.
Fenerbahçe’miz de sağ olsun sete koyduğumuz maç sonu sürprizini de kullanmamıza imkan verdi ve “Bu filmin sONu yok” dedik dosta düşmana. Stad neredeyse boşalmışken ve içeride sadece deplasman tribünü ve biz kalmışken depodan taşınan, iptal edilen koreografinin üyelerinden 18+ pankartıyla yapılan makara da günlerce gecelerce süren yorgunluğun bir kutlaması niteliğindeydi. Yeni geldiğimiz tribünde dahil olduğumuz bu ilk büyük organizasyondan alnımızın akıyla çıkıp Grup CK ve 1907 UNIFEB’li arkadaşlarımıza teşekkür ederken aklımızda bir soru kalmıştı. İkinci gün gecesi yorgunluktan psikolojiler iyice bozulmuşken ekipten birinin söylediği gibi “Abi seneye ne yapacağız?”
Kısıtlı zamanda hızlı hareket edip büyük bir özveriyle hazırlanan koreografi ekibindeki tüm renktaşlarımıza sonsuz teşekkürlerimizi sunarız. Fenerbahçelilik geleneğimize uygun olarak, böylesi önemli günlerde beliren kırılma anlarındaki fedakarlıklarla bir kez daha, Fenerbahçelilerin istemesi halinde neleri yapabileceği gösterilmiştir.
Yazan Conrad Bundy Etiketler: Fenerbahçe zaman: 18:32 1 yorum var
Doğduğun Günden Beri

Çok uğraştık, çok yorulduk, uykusuz kaldık, hasta olduk, ama değdi. Koreografi bittikten sonra yerimize dönerken tanımadığınız bir sürü kişinin tebriklerini almak, omzunuza vurmaları, el sallamaları, herşeye değdiğini hissettiriyor.
Yazan Conrad Bundy Etiketler: Fenerbahçe zaman: 17:21 0 yorum var
Bu filmin sONu yok
Bundan sonra koreografi toplantılarına noter getirmeyi teklif edeceğim. Sonra bulduğunuz slogan gazetelere manşet, t-shirtlere işleme oluyor siz de ancak gururlandığınızla kalıyorsunuz. Fena mı olurdu en azından Vatan'dan tazminat alsam? Fenerium bir t-shirt yollasa fit olurum. Fenerbahçe'ye katkımız oldu sonuçta.
Yazan Conrad Bundy Etiketler: Fenerbahçe zaman: 17:19 0 yorum var
Süper Kupa

Güzel başlangıç ama kupadan çok sevindiğim şey aşağıdaki gol sevincidir. Bu sene kenetlendik.
Maçla ilgili yazım askinlaoldukderbeder.blogspot.com'da
Not: Fotoğraflar ntvspor.net'ten.
Yazan Conrad Bundy Etiketler: Fenerbahçe zaman: 18:15 0 yorum var
Avaz Avaz...
Şimdi bir de böyle birşey var. Çok önceden almıştım ismi, tezahurat arşivi yapma amaçlı fakat birşey yapmadan durmuştu öyle. Tribün blogu yapmaya karar verdim. Genel olarak maçlardan sonra, arada da tribünü ilgilendiren bir durum olduğunda birşeyler karalayacağım. Ne diyelim, avaz avaz sesimiz yükseliyor tribünden, şampiyonluk hırsını yaşıyoruz yeniden...
Bloga katkılarından dolayı Evren ve Anti'ye teşekkürler...
Yazan Conrad Bundy Etiketler: Fenerbahçe zaman: 15:29 1 yorum var
Hayat, Fenerbahçe
Az önce yazdığım postada etiket koyarken ne güzel oldu. "Hayat, Fenerbahçe" tersi de olur, "Fenerbahçe,Hayat". Burdan bu vesileyle Hayatım Fenerbahçe'ye saygılarımı ileteyim.
Yazan Conrad Bundy Etiketler: Fenerbahçe zaman: 12:12 1 yorum var
Tribüncülüğümün Kökeni
Geçen gün bir psikolog yardımı ve teşviki olmadan çocukluğuma indim. Çocukluğuma indim dediğim az sonra yazacağım çocukluk anım alakasız bir şekilde birden bire aklıma geldi. Bu durumda çocukluğum bana çıktı da diyebiliriz. Bu çıkışın üzerine bir psikolog edasıyla bu anının şu anki benliğime nasıl bir katkı yaptığını düşündüm ki sonuca varmam çok zor olmadı. Şu an iflah olmaz bir tribüncüysem böyle olmamda en büyük etken bu anıdır.
Sene muhtemelen 93-94. İlkokula başlayıp başlamadığımı tam hatırlamıyorum. Bir Ramazan ya da Kurban Bayramı'nın ilk günü. Her zaman olduğu gibi bayramın ilk günü sabahtan babaannemi ziyarete gitmişiz. Büyük amcamlar da bizim gibi sabahtan gelmişler. Büyükler kendi arasında sohbet ederken biz de benden 4-5 yaş büyük olan amcamın oğluyla muhabbet ediyoruz. Ne konuştuğumuzu hiç hatırlamıyorum ama bir şekilde konu Fenerbahçe - Galatasaray'a geliyor. Ben babam sayesinde kendimi bilmeye başladığım ilk andan beri Fenerbahçe'liyim. Amcamın oğlu ise sülaledeki tek yanlış yola sapmış insan olarak Galatasaray'lı. Bir şekilde hadi tezahurat kapışalım gibi bir muhabbet geliyor. Ben nerden bileyim o yaşta tezahurat falan. Ben başlıyorum. Klasik Yaşa Fenerbahçe şeklinde marşımızı söylüyorum zira bildiğim tek tezahurat o o yaştayken. Amcamın oğlu buna yumuşak bir karşılık veriyor sanırım ama hiç hatırlamıyorum ne söylediğini. Sıra bana geçiyor. Düşünüyorum düşünüyorum. Repertuarımı ilk turda bitirdim. Hiçbir şey yok aklımda. Napıcağımı düşünürken tezahurat uydurmaya başlıyorum. Arabesk, ahenksiz bir melodi ve "Burnu kırık Hakan'la mı, Kıçı kırık Okan'la mı, Sen kiminle Şampiyon olucan cimbom?" sözlerine sahip uydurma tezahuratımı söylüyorum. Amcamın oğlunun kahkahası hala gözümün önünde. Kahkahasını bitirdikten sonra sanırım Bora Öztoprak'ın bir şarkısının melodisine sahip "Oğuz Aykut İlker ibneler götler. Allısı morlusu kaça kilosu?" sözlerinden oluşan hardcore bir tezahuratı bağırarak ve el kol hareketleriyle destekleyerek yüzüme karşı söylüyor. Büyükler ibne ve göt kelimelerini duyunca noluyor diye geliyorlar yanımıza ve böyle kapışma benim ezilmemle son buluyor.
Şimdi düşününce sanırım şu an Fenerbahçe tezahuratlarının %99'unu ezbere bilip eşlik edebilmemde, tribün yapmayı bu kadar sevmemde, tribünde kendimi çok mutlu hissetmemde bu kötü anının büyük etkisi var. Teşşekkürler emmoğlu, sen yanlış yoldasın ama benim güzel bir yola girmeme sebep oldun.
Yazan Conrad Bundy Etiketler: Fenerbahçe, Hayat zaman: 11:56 0 yorum var
Yazan Conrad Bundy Etiketler: Fenerbahçe zaman: 14:22 0 yorum var
Her zaman taraftar suçlu. Peki ya siz?..

Cumartesi günü takımını karşılamak icin yollara dökülen BJK taraftarlarına trafiği engellediği gerekçesiyle polisin uyguladığı şiddeti kınıyoruz.
Polis günü ve Obama yüzünden yolları, köprüleri kapatıp insanları işinden gücünden edenler haklı; takımını karşılayıp meşale yakan taraftar suçlu mudur?
15-20 Dakika yolu kapatmayı abartma sayanlar uyguladıkları şiddeti abartısız mı buluyorlar?
Meşalenin dumanını insanları zehirliyor diye ortalığı ayaga kaldıran medyanın provokatörleri biber gazı ve gözyaşartıcı kimyasalları insancıl mı buluyorlar?
Çoluk çocuk demeden, İnönü, Kadiköy, Mecidiyeköy farketmeksizin kalabalıklara uygulanan bu siddet son bulsun.
Her olayda taraftarı hedef gösterenler ellerini vicdanlarına bir kez olsun koysunlar.
Her olayda taraftari suçlu gösterme kolayliği artık bitsin!
Orantısız şiddet ile önüne gelene saldıran güvenlik güçleri, buna çanak tutan ve taraftarı sürekli hedeflestiren medya, taraftarını sorun olarak gören ve sahip çıkmayan kulüp yönetimleri; sizin bu yaşananlarda hic mi payınız yok?
Her zaman taraftar suçlu. Peki ya siz?
Vamos Bien
Yazan Conrad Bundy Etiketler: Fenerbahçe zaman: 21:22 0 yorum var
Lefter'e Vefa

Grup CK önderliğinde Yoğurtçu Parkı'na Lefter Küçükandonyadis heykeli dikme hareketi başlamış. Destek olmak lazım.
Yazan Conrad Bundy Etiketler: Fenerbahçe zaman: 22:51 0 yorum var










