meşgale

Mutlu olunca insanın gerçekten yaratıcılığı düşüyor. Bunu daha önce de tecrübe etmiştim tabi. Yeni farkına varmadım ama bu aralar blogun durgunluğunun tek sebebi mutlu olmakla fazlaca meşgul olmamdır.

allısı morlusu kaça kilosu

Sanırım biraz Galatasaray'lı arkadaş edinmem lazım. Bir saattir Galatasaray'ın yeni formalarına bakıyorum. Özellikle mor olanına bakıp bakıp gülüyorum. Dalga geçmek istiyorum dalga geçecek Galatasaray'lı arkadaş bulamıyorum. Mor forma ne lan? Ahahahaha hatta lklfakjsdkasfjsfs evet böyle de güldüm şu blog hayatında.

Avaz Avaz...


Şimdi bir de böyle birşey var. Çok önceden almıştım ismi, tezahurat arşivi yapma amaçlı fakat birşey yapmadan durmuştu öyle. Tribün blogu yapmaya karar verdim. Genel olarak maçlardan sonra, arada da tribünü ilgilendiren bir durum olduğunda birşeyler karalayacağım. Ne diyelim, avaz avaz sesimiz yükseliyor tribünden, şampiyonluk hırsını yaşıyoruz yeniden...

Bloga katkılarından dolayı Evren ve Anti'ye teşekkürler...

İlk Simpsonlar

Aranızda The Simpsons'ın birinci bölümünü anlatabilecek olan var mı? Öyle youtube'da falan aratıp izlemeden ama. Birkaç kişiye sordum kimse bilmiyordu. Ben de The Simpsons 1. sezonu indirmeye başladım. Aha bu da torrent linki.

Mukaddes Pelinsu

Merhaba, benim adım Mukaddes Pelinsu. Babaannemin ısrarlarına dayanamayan ebeveynlerim Mukaddes ismini koymak zorunda kalmışlar. Düşünüyorum da iyi de etmişler. 50 yaşıma kadar bir Pelinsu olmanın gerektirdiklerini yaparak yaşar, 50'mden sonra da Mukaddes Nine olarak mahallenin çocuklarına kurabiye dağıtabilirim.

Kafama kurdele bağlamak şu yaşlarda beni arkadaşlarım arasında havalı gösterdiğinden şimdilik tarzım olarak bunu seçtim. İlerleyen zamanlarda bir dönem pop, bir dönem metal ve bir takım başka akımların etkisinde şekillenecek olan kişiliğim en nihayetinde bir Pelinsu olduğum için hassas ve duygusal, çıtkırıldım, çantasını dirsek içinde taşıyan, makyaj yapmak ve vitrinlere bakarak yürümek en büyük hobileri olan bir yapıya bürünecektir.

Hobiler demişken şimdi de hobilerim var. Boş zamanlarımda sağa veya sola bakmayı severim. Yeterince sağa baktığıma karar verdikten sonra kafamı sola çevirir biraz da sola bakarım. Arada göbeğime üflemek suretiyle beni güldürmeye çalışan insanları da ziyadesiyle komik bulurum. Evet, göbeğime üfletmek de hobilerimdendir. Henüz yürüyemediğim ya da elimi kolumu verimli kullanamadığım için pek fazla hobi seçeneğim yok. Emekleyebiliyorum tamam ama o da bir yere kadar.

Hepinize kucak dolusu sevgiler gönderirken nerde benim gibi bir bebek görürseniz göbeğine üflemeyi unutmayın derim. 14 yıl sonra Manyaqh Phelinn ve 20 yıl sonra da Sarı Şeker Pelinsu olarak görüşmek üzere. Esen kalın.

Lopez'in kalçalısı

Bir ara ne kadar meşhurdu Jennifer Lopez kalçası. Her büyük kalçalı Jennifer Lopez'e benzetilirdi. Haberler çıkardı gazetelerin 2. sayfalarında Jennifer Lopez kalçalarını bilmemkaç milyon dolara sigortalattı falan diye. Noldu şimdi? Yaşlanınca küçüldü mü Jennifer Lopez kalçası? Ya da Kim Kardashian çıktı mertlik bozuldu mu?

bre berber

Berber sandalyesinde ülkeyi kurtaran adam; sana büyük saygım var. Omzuna deydirilme stresiyle, gırtlağına dayanmış bir usturayla ve berberin el hareketleriyle sağa sola yatan kafanla nasıl bu kadar bol cümle kurup bu kadar bol keseden atabiliyorsun şaşırıyorum. Fakat saygı duyuyorum.

19.07


Geç oldu ama kutlu olsun...

zannedersem tek eksiğiniz yasaktı

Büyük üstad Şahin K'nın bir repliğinden arakladığım başlıkla yazıma başlamak istedim. O güzide filmde de Şahin Ağa sorar arabada giderken yanındaki hanımefendiye bir eksiğiniz yoktu değil mi keyfiniz yerinde mi gibi soruları hiç sıkıntı olmadığını öğrenince de başlığın orjinal halini sorar ve olayları geliştirirdi. Ben de şimdi hükümete bunu sorarak başlıyorum. Herşeyimiz tamamdı, işsizliği çözdük, ergenekondu, Kürt sorunuydu, üniversitelerin haliydi herşey çözümlendi tek eksiğimiz bu yasaktı. Şimdi muhteşemin muhunda bir ülke olduk işte.

Bildiğiniz gibi yarından itibaren cezaevleri, tımarhaneler,evler ve otellerin bazı odaları dışında tüm kapalı alanlarda sigara içmek yasak olacak. Eve otele zaten karışacak halleri yoktu da cezaevi ve tımarhanelere ayrıcalık tanınması sanırım sigara içen insan ya hapisliktir ya deli düşüncesi olabilir. Bir mekanın bahçesi olması da yetmeyecekmiş. Bahçenin üstü tenteyle kapalıysa yan cephelerinin yüzde 50 den fazlası açık olursa ancak kapalı alan statüsünden çıkıyormuş. Bu veriler ışığında keyifle sigara içerek oturabileceğimiz yer sayısında ciddi bir düşüş olacak. 7 yıldır bıkıp usanmadan keyifle gittiğim kafeye sanırım artık pek gidemeyeceğim. İnsan yarım saatte bir kalkıp dışarı çıkmak istemiyor haliyle. Hadi düz ayak kafelerde neyse de Taksim'de Kadıköy'de bir sürü apartmanın üst katlarında barlar, kafeler var. Adam her sigara içeceği zaman 5 kat inip çıkar mı? Ben söyliyim o 5 katı hiç çıkmaz gider açık havada bir yerde oturur. Peki o 5. kattaki mekan nolur? Oh ne güzel dumansız oturabileceğiz diyen birkaç dangalak yeni müşteriyle geçinmeye çalışır. Çoğu da pek fazla dayanamaz kapıya kilidi vurur.

Haydi olayın ekonomik boyutunu bir kenara koyuyorum. Zaman içinde göreceğizdir sonuçları. Avrupa veya ABD'de de bu yasaklar var ama batan işletme yok diye gelmeyin bana. Bizim millet farklı onlar farklı. Biraz halkını tanımak lazım. Bu halk keyifle oturamayacağı bir yeri tercih etmez. Neyse zamanla haberlerde battığı için ağlayan bar-cafe işletmecilerini görünce belki anlar sigarayla savaşan dangalaklar ne yaptıklarını. Asıl söylemek istediğim bu yasağı getirirken en çok sözü edilen sigara içmeyenlerin hak ve özgürlükleri meselesi. Tamam, saygı duyuyorum kendilerine içmeyebilirler, içmesinler de. Onların da sigara dumanı solumadan bir yerde oturabilme hakları ve özgürlükleri olmalıdır. Kimse kimsenin dumanını solumak zorunda değil. Fakat bu özgürlük benim bu salt keyiften değil fizyolojik ve psikolojik bir bağımlılıktan dolayı içmek zorunda olduğum sigarayı nerde içeceğime müdehale eden bir hale geliyorsa benim özgürlüğüme tecavüze başlamış demektir. Sigara içmeyen insanların özgürlüğünü gözetirken sigara içenlere böcek muamelesi yapıp "İçeceksen yürü git dışarda iç." demek tek kelimeyle faşizmdir. Bu çeşit faşizme hava faşizmi denebilir. Buradaki havalar hep benim. Ben kokusunu almayacak da olsam sen o havaya dumanını salamazsın, izin vermiyorum demektir.

Peki nasıl bir çözüm getirilmeliydi? Bunu söylememe bile gerek yok aslında hem sigara içmeyenleri memnun edecek hem de içenleri mağdur etmeyecek bir düzenleme nasıl yapabiliriz diye 10 dakika düşünselerdi şu sonuçlara varabilirlerdi. Öncelikle en basit yöntem tabi ki birçok yerde zaten çoktan uygulanan sigara içilen-içilmeyen bölüm ayrımının keskinleştirilmesi gerekirse araya camekan çekilmesi zorunluluğu ve havalandırma düzenlemesinin sıkı denetlenmesi yapılarak isteyen dumansız hava sahasında takılabilirdi istediği gibi. Daha ekstrem bir çözüm mü istiyorsunuz? O da basit. İçki her mekan satamıyor şu an değil mi? İçki ruhsatı denen birşey var ki almak için bir tarafını yırtıyor işletmeciler. Hayvani vergilerin dışında yakınlarda eğitim kurumu olmaması gibi bir çok özelliğe bakılıyor bu ruhsat verilirken. Sigara için de çok kolayca bu ruhsat uygulamasına geçilebilirdi. İsteyen işletme müşteri profilinin istekleri ve kar-zarar dengesine bakarak bu ruhsatı alıp almama kararı verebilirdi. Böylece sigara içmeyen biri sigara ruhsatı olan bir mekana girmek istediğinde karşılaşacağı dumanı bilir ya da tam tersi durumda sigara içen kişi dışarı çıkıp sigara içmek zorunda olacağını kabullenerek giderdi. Alan memnun satan memnun olurdu yani. Dediğim gibi bunları düşünmek çok zor olmasa gerek.

Sigara içip de kafası çalışan herkesin çok zamandır söylediği şeyleri bir kez de ben söyledim. Maksat fikrimiz belli olsun. Bu yasak nedeniyle sigarayı bırakmayı hiç düşünmüyorum ki inadına daha da çekici kılıyor. Umarım belli bir süre sonra geriye bakıp da "Lan sigara içenlerin insan haklarına tecavüz etmişiz." diye düşünür kural koyucular. Pek sanmıyorum ya neyse. Son olarak da "Okeye Beşinci" uygulamasını öneren Sağlık Bakanı Recep Akdağ'a bir kahveden gelen cevabı iletmek istiyorum.

-Sağlık Bakanı sigara içenler okeye beşinci bulup sigara içmeye gidebilir diyor, ne diyorsunuz?
-O zaman bakan beyi çağırırız beşinci.

sıkı tut

gargara

Adnan Polat bir boğazını temizlese, şöyle kallavi bir balgam atsa ortaya çıkacak yeni ses tonuyla bırak GS başkanlığını kongre üyeliği bile yaptırmazlar.

Geber

İspanyol'ların gerizekalı ve orospu çocuğu olan kısmının her yıl katıldığı ve onlarca boğanın vahşice öldürülmesiyle sonuçlanan orospu çocuğu San Fermin festivalinde bu yıl bir orospu çocuğu ölmüş. Bir insanın ölümüne sevinilir mi demeyin. Bu orospu çocuklarının topu ölse zerre üzüntü duymam. Matador denen baş orospu çocuklarını zaten toplayıp yakmak lazım. Ağzımı da bozdum ama müstehak bu hayvanlara işkence etmeyi kültür sayan orospu çocuklarına.

kırmızı giyenin...

Hardalın yanına, ketçabı koyanın
Shell'den benzin alanın,
McDonald's'da yiyenin,
Karpuzun yanına, kavunu koyanın,
Ulusoy'a binenin,
Suada'ya gidenin,
Kırmızı giyenin,
Kırmızı giyenin,
Kırmızı giyenin,
A...

KFY 2009

güneşin sofrasındayım

Uzun zamandır konsere gitmiyordum. Hatta sanırım ta ne zamanki Woo Hoo konserinden beri. Lafı gelmişken Woo Hoo bu hafta yine Disko Kralı'ndaymış. Aferin kızlar. Bu uzun aradan sonra gittiğim konser de ancak Bandista olurdu. Şarkılarını bolca dinlememekle beraber hiç canlı izlememiştim. Uzun uzun anlatmak gereksiz. Tam anlamıyla güzel insanlardan müteşekkil bir grup Bandista. Bundan sonra nerde bulsam giderim sanırım konserlerine. Bandista'yı sevelim, sevdirelim.

iğrendim

Hatırladığım senelerde doğan kızlar büyümüş de - aslında yaşça hala büyümemiş de fiziken büyümüş - sevgilileri sandıkları adamlarla gece boyu takılıp sabaha kadar sevişir olmuşlar. 15 yaşında bir kızın bol dekolteli bluz ve topuklu ayakkabı kombinasyonuyla gezmesi beni hem şaşırtıyor hem de üzüyor. Eski kafalı bir adam değilim öyle ama herşeyin de bir vakti var. Aceleleri ne anlamıyorum ki. Onlara prim yaptıran mahalle delikanlılarına da diyecek söz yok. Kardeşi yaşında kızı yatağa atmak için bin takla atarlar gelip bize sevgilisinin resmini gösterdikten sonra. Delikanlılar işte.

bu ne şiddet bu celal

"Seni var ya öldürürüm ha! Linç ederim seni. Bir daha karşıma çıkma ibne." - Evimin önünde arkadaşına bağıran 10 yaşlarındaki bir kız çocuğu.

türkülerle türkiye

Fizy.com'dan benim kadar türkü dinleyen bir insan daha yoktur. Bir başladım Kalenin Bedenleri'nden en son Mardin Kapı Şen Olur'la bitirdim. Ara ara yapıyorum böyle türkülerle Türkiye'm turu. Bu seferkine Ceren'i de dahil ettim ki hiç şikayetçi değildi. Muhteşemin muhunda türkülerimiz var. Türkülerimizi sevelim, dinleyelim. Hep rock hep elektronik nereye kadar? He ben son zamanlarda onları da dinlemez oldum o da ayrı mesele. Varsa yoksa oynak civelek türküler. Sanırım amca olma yolunda sağlam adımlarla ilerliyorum. 5 yıla kalmaz gömlek cebimde sigara taşımaya başlarım.

Rüya Bilmecesi 18

Çok uzun öyle dallanıp budaklanan, saçmalıklar içinde yüzdüğüm bir rüya değil bu seferki de çok gerçekçi olduğu için unutamadım yazmak istedim. Normalde gereksiz fiziki acıya pek dayanıklı bir insan değilimdir. Ha derseniz gerekli fiziki acı ne ki diye o başka bir yazının konusu olur. Bu acıya dayanıksızlık ve aslında pek istememem nedeniyle de hiç dövme yaptırmadım ve yaptırmayı da düşünmüyorum.

Fakat gel gör ki bilinçaltım nasıl bir şekilde dolmuşsa, rüyamda sırtımda kocaman bir dövme varmış da ben onu sildirmeye gitmişim. Çıkarıyorum adamın önünde tişörtümü. Elinde dövme yapma aletine benzer birşeyle geliyor sırtıma. Dızzzzzt diye bir sesle beraber resmen sırtımı binlerce kedi aynı anda tırmalıyor. Can acısından yumruğumu ısırıyorum falan ama dayanılıcak gibi bir acı değil. Çok şükür acıya daha fazla dayanmak zorunda kalmadan uyandım. Uyandığımda sırtım sızlıyormuş gibi hissediyordum.

büyümeli

23-24 yaşına gelmiş insanların hala yazarken v yerine w kullanması, kelimeleri çarpık çurpuk yazması, 15 yaşında gibi cümlelerle MSN iletisi yazması beni derinden yaralıyor.

Kemer?

Kemer Country'yi iki yıl öncesine kadar Antalya-Kemer'de sanan tek insan ben değilimdir herhalde.

Çok uzun zamandır bu kadar süre evden çıkmadığım olmamıştı. Adeta bir huzur yuvası sandığım, akşamları ve gece yere su damlasa sesi duyulacak kıvamda olan sokağım meğer gündüz tam bir çocuk parkı, bir çarşamba pazarı veya ne bileyim bir gençlik piyasa mekanıymış. Gürültüden film izleyemiyorum ki camı, balkonu da kapatmak imkansız takdir edersiniz ki bu sıcaklarda. Ayrıca inanılmaz dakik bir patates soğancımız var. Adam tam 4'te sokağın ucundan giriyor, yavaş yavaş, bağıra bağıra ancak 4'ü çeyrek geçe gibi 50 metrelik sokağı geçebiliyor. İş disiplinine saygı duydum.

Ben bir Fransız kadını olsaydım kendimi çok kötü hissederdim. Fransız olman yetmemiş bir de kadın olmuşsun, en azından koltuk altını traş et be kadın!

Hulahop kelimesine hayranım.

Seven Pounds

Yine Yiğit'in bir ara önerdiği, bir türlü izleme fırsatı bulamadığım bir filmdi Seven Pounds. Sonunda izledim ve iyi ki izlemişim demesem de izlediğime pişman da değilim. Ha eğer Pursuit of Happyness'ı izlememiş olsaydım "Oy babayn bu Will Smith ne güzel adammış." derdim ama işte o filmde zaten Will Smith'in neler yapabileceğini gördüğüm için pek şaşırtıcı gelmedi Seven Pounds'daki performansı.

Seven Pounds; içinde büyük bir pişmanlık taşıyan Ben Thomas'ın bu pişmanlıktan kurtulabilmek adına adeta bir kefaret ödeme çabasıyla tam bir meleğe dönüşme hikayesi. Çok fazla da anlatıp filmin süprizini ve tadını kaçırmak istemiyorum da çok içe dokunan bir hikaye olduğunu söyleyebilirim. Will Smith muhteşem bir performansla oynuyor yine. Kafasını eğişinde, Yes diyişinde bile bütünüyle Ben Thomas karakterinin acısını, hüznünü gösteriyor. Birazcık duygusal olan birini çok rahat ağlatabilir sadece bakışlarıyla. Kendisini zaten seviyordum bu rolüyle de sevgim perçinlendi. Umarım hep Pursuit of Happyness ve Seven Pounds gibi filmlerde oynamaya devam eder.

Filme yapacağım en büyük eleştiri kurgunun yavaşlığına olacak. Film son yarım saat hatta 20 dakikaya kadar bir türlü akmıyor. Tamam her saniyesinde Ben Thomas'ın acısını biz de yaşıyoruz tam olarak ne olduğunu anlamadan ama film bir türlü akmıyor. Hikayenin tamamını bir türlü anlatmadığı için de bir yandan neler olduğunu anlamaya çalışıyor bir yandan e hadi artık birşeyler olsun diyor insan. Sonlara gelince, konu bağlanmaya, süprizler ortaya çıkmaya başlayıncaysa o kadar güzel akmaya başlıyor ki bir anda film bitiyor. Keşke tempoyu daha iyi ayarlıyabilseymiş yönetmen.

Duygusal anlar yaşamak isteyen, Will Smith'i sadece bir aksiyon-komedi oyuncusu sanan varsa bu filmi kesinlikle izlemeli. Ortalara kadar sıkılıp kapatmadan dayanabilirseniz devamı rahat gelecektir. He bir de Rosario Dawson ve Woody Harrelson da filme çok iyi gitmişler acıyı desteklemişler özellikle Death Proof'un seksi kızı Rosario Dawson'ı böyle görmek çok şaşırttı. Woody Harrelson'sa hala gözümde bir Micky Knox'tur kör de olsa topal da.

Somers Town

İngiliz sinemasının son zamanlarda çıkardığı en iyi yönetmen sanırım Shane Meadows. This İs England'la ödülleri toplamasının ardından o filmle tanımıştım kendisini. Ardından Dead Man's Shoes'u da izledim ki bundan sonra naparsa takip etmek gerektiğini anladım. Somers Town da bu güzel ağabeyin son filmi.

71 dakikalık, kısacık, sevimli, siyah-beyaz bir film Somers Town. This Is England'ın veledi Thomas Turgoose büyümüş de tek başına sokaklarda takılır, bira içer, zibidilik yapar olmuş. Gelecekte çok iyi oyuncu olacağı kesin olan bu çocuk bu filmde de gayet iyi. Tavırlarıyla olsun bakışlarıyla olsun karakterin hissini verebiliyor. Onun oynadığı karakter Tomo herşeyini geride bırakıp Londra'ya gelmiştir. Onun gibi yalnız bir göçmen çocuğu Marek'le tanışır ve dostluklarını izleriz. İngiltere'deki göçmenlik sorunlarına, erenliğe, yalnızlığa, aşka ve daha birçok konuya hiçbirinin içine tam olarak dalmadan kenarından ana konu olarak bellediği dostluğu destekleyecek şekilde dokundurmuş Shane Meadows. Filmin görüntüleri siyah beyaz ama içi gerçekten çok renkli.

Kısa bir vakitte güzel, iç ısıtan bir film izlemek isterseniz bulup izleyin bu filmi. Shane Meadows ismini de bir kenara yazın. Daha bakalım ne güzellikler çıkaracak piyasaya.

Türküler Yanmaz


2 Temmuz'u unutmamak lazım.

Kesik İçgüdü

Hayatım boyunca Temel İçgüdü'yü belki 10 kez izlemişimdir. Fakat hepsi televizyonda olduğu için hala filmin tamamını hiç izlemediğimi farkettim geçen gün. Şu sıradakiler bitsin de indireyim bari.

Ece ?

Sene sanırım 1998 veya 1999. Yer İzmit Bayramoğlu'ndaki Emekli Sandığı dinlenme tesisleri. Bebekliğimden beri neredeyse her yaz gittiğimiz ve bu anlatacağım yazdan sonra da pek çok kez gideceğim bu tatil köyümsü tesise yine 12 günlük tatilimizi yapmak için gitmişiz. Bayramoğlu benim için özel bir yer olmuştur hep. Şimdi anlatıcağım hikaye, başka bir yaz sevgili yapmak, son gidişte de sevgiliyle gittiğim ilk tatil olması gibi özellikleriyle her zaman seveceğim bir yerdir Bayramoğlu.

Aileyle çıkılan tatiller malumunuzdur. Bir çocuk için eğer kendi yaş grubundan anlaşabileceği arkadaşları bir an önce edinmezse geldiğine geleceğine pişman eden bir aktiviteye dönüşür. Benim bu seferki tatilde öyle bir sıkıntım olmamıştı neyse ki. Daha ilk günden annemin arkadaşının çocukları Deniz, Kutay ( Ya da Kutlu hatırlayamıyorum) ve onların kuzeni Kıvılcım'la tanıştırılmış ve birlikte takılmaya başlamıştık. Kutay-Kutlu benim yaşımdayken, Deniz ve Kıvılcım ise birkaç yaş büyüktü bizden. Bu üçlünün en büyük özelliğine gelirsek üçü de mahallelerinin en azılı hip-hopçıları ve bunun getirisi olarak graffiticileriydi. O zamana kadar rap nedir hiphop nedir bilmeyen bir çocuk için bir anda graffiti mraffiti diye konuşan, düz zemin bulunca amuda kalkıp kafasının üstünde dönen, evden getirdikleri tahta kalemleriyle sağa sola "Tek atıyoruz." diyerek okuyamadığın şeyler yazan insanlar görmek gerçekten şaşırtıcı bir deneyimdi. Hip-hop kültürüyle ilgili zerre bilgim olmamasına rağmen üçüyle de nasıl anlaşmıştım, neler konuşuyorduk, neden sevmiştik birbirimizi hiç hatırlamıyorum.

İlk günler böyle geçti. Gündüzler havuza girmekle, gecelerse dışarı çıkıp etrafa tek atan Deniz'i ya da yerde ters dönmüş hamamböceği gibi çırpınan Kutlu-Kutay'ı izlemekle geçiyordu. Havuz başında uzanırken de etrafı keserek ölümüne dedikodu yaptığımızı hatırlıyorum. Kutay-Kutlu'yla benim yaşımıza uygun görünen birkaç kız vardı ama nasıl tanışılır bilmiyorduk. O zamana kadar da hiç sevgilim olmamıştı. Daha 10-11 yaşında ne sevgilisi hem. Çükümü yeni keşfediyordum belki de. Günler böyle birbirini kovalarken Deniz'le Kıvılcım Ankaralı bir ağabey-kardeşle tanıştılar. Fena çocuklar değillerdi ama daha önce hiç Ankaralı konuşması duymayan ben, bunlar her konuştuğunda gülmemek için kendimi zor tutuyordum. La bebe, geliverdi, gidiverdi falan diye konuştukça kıkır kıkır gülüyor, ayıp olacak diye de hiç çaktıramıyordum. Bu ağabey-kardeş ikilisinin grubumuza katılmasına başta ne sevinmiştim ne üzülmüştüm ama sonradan iyi ki katılmışlar diyecektim.

Grubumuzun genişlemesi Ankaralılar'la sınırlı kalmadı. Bu Ankara ikilisi Ece ve ismini hatırlayamadığım bir kızla daha tanışıyorlardı. Ece ve öteki kız Kutlu-Kutay'la benim nasıl tanışsak acaba diye kestiğimiz kızlardan başkası değildi. Ankaralılar sayesinde büyük bir dertten kurtulmuş ve kızlarla ilk aşamayı atlatmıştık. Nasıl olduğunu anlamadığımız bir şekilde konuşmadan anlaşarak Kutlu-Kutay'la kızları paylaştık. Ya da kızlar bizi paylaşmıştı bilemiyorum. Fakat şikayetçi değildim zaten en başından beri benim gözüm Ece'deydi.

Ece; benimle aynı yaşta, minyon, sarışın düz saçlı, yeşil gözlü, şirin bir kızdı. Öteki kıza göre bariz bir şekilde çok daha güzeldi. Renkli göz takıntım o zamandan belliymiş demek ki şimdi düşününce anlaşılıyor. Zaten bir insanın çocukluğunda yaşadıklarının, yaptığı seçimlerin geleceğine etki etmemesi imkansız değil mi azizim? Neyse, birkaç gün de yeni kalabalık grubumuzla aynı aktivitelere devam ettik. Havuzda coşkumuz artmıştı. Resmen kamp bizimdi sanki. Sadece biz eğlenebilirdik havuzda. Kızlarlaysa evet karşılıklı paylaşım yapılmıştı ama bunun dışında hiçbir yakınlaşma belirtisi yoktu. Sadece Ece daha çok benim yanımda yürüyor, benimle sohbet ediyor, öteki kızsa Kutlu-Kutay'la konuşmayı seviyordu. Günler böyle neşe içinde geçip giderken 12 günün sonuna doğru geldik.

Sondan bir ya da iki önceki gün, bir öğlen vaktı, öğle yemeğinden sonra havuza girmeden önce, boğucu havadan kaçıp televizyon salonuna girmiştik. Ben, Ece, Kutlu-Kutay, Öteki Kız ve Ankaralılar. Televizyon salonu serin, televizyon salonu karanlıktı. Yemeğin de insan verdiği ağırlık hepimizin bünyesine çökmüştü. Televizyon salonundaki sıra sıra koltuklardan arkalarda olanlarından birine Ece ve ben oturmuş boş boş televizyona bakıyorduk. Üzerime çöken ağırlık dayanılmaz hale geldi ve birden kafamı Ece'nin bacaklarında buldum. Bacaklarına yatmış uykuyla uyanıklık arasında gider gelirken saçlarımda gezinen elini farkettim. Kafamı çevirip baktım yüzüne, yeşil gözlerinin içi gülüyordu. Kafamı karnına doğru çevirerek yatmaya devam ettim. Bir süre daha saçlarımı ve yanağımı okşadıktan sonra kalk hadi dedi. Neden kalkmamı istedi bilmiyorum ama o zamana kadar yaşadığım belki de en güzel an bitmiş, en heyecan verici an yaklaşmaktaydı. Birbirimize bakıyorduk. Aklımdan filmlerdeki gibi öpüşmek geçtiğini hatırlıyorum. Yaklaştı ve sarılıp yanağımı öptü. Bense yanağını öptükten sonra dudaklarına yönelmiştim ki geri çekildi. Utangaç bir şekilde "Ya olmaaaz" diyişi hala aklımda.

Bu olay aramıza ufak bir soğukluk soksa da çabuk atlatıldı. Son iki günü neredeyse sürekli el ele geçirdikten sonra ayrılık vakti geldi. Ayrılış anında neler yaptığımızı, ne konuştuğumuzu , neden ev telefonlarımızı almadığımızı hiç hatırlamıyorum. Bunları hatırlamamak sorun değil de, soyadını da hiç hatırlamıyorum. En azından bir şansımı deneyip, teknolojinin nimetlerinden faydalanıp Facebook'ta bir aramak isterdim. Tam olarak sevgilim olmasa da ilk arkadaştan öte yakınlaştığım kızın şu an neye benzediğini görüp, birkaç kelam etmek isterdim. Sağlık olsun.

tvit

Her taraftan duymaya başlayınca neymiş ne değilmiş diye bir bakayım dedim bu twitter'a. Çok çekici birşey gibi de gelmedi ne bileyim şunu yaptım bunu yaptım yazmak gibi. Değişik amaçlar için kullanılabilir belki. Bir de ünlüler varmış takip ediyormuşsun dediler. Hemen Ellen'ımı aldım takibe. Siz de beni almak isterseniz nickim yine conradbundy.

Dark City 2

Sonunda üçüncü denemede Dark City'i bitirmeyi başardım. Daha önce de dediğim gibi sevmiştim ama ilginç bir şekilde uykum geliyor ve izlemeye devam edemiyordum filmi. Bitirince gerçekten sevindim. Bu film üstüne kelam etmek aslında çok zor ve yoğun bir beyin aktivitesi gerektiriyor fakat kısaca şöyle birkaç cümle etmek istiyorum.

Tamamiyle gece geçen bir filmde görüntü yönetmenliği yapmak nasıl bir deneyimdir çok merak ediyorum ama bu filmde ustaca yapmış görüntü yönetmeni işini. Işıklara öyle hayran oldum ki ara ara geri alıp gölgelendirmeleri inceledim. Parçalı ışık hastası bir insanımdır ben zaten ki bu film de beni resmen ışık yönünden orgazma ulaştırdı. Bütün o derin felsefi fikrini falan bıraksak bile sırf ışıklarını görmek için izlenecek bir film Dark City.

Filmin felsefi altyapısını tam olarak çözümleyecek kapasitede ya da şu anlık o derece kafa çalıştırabilecek durumda görmüyorum kendimi ama filmi izleyince insan kendisine bir gerçek nedir diye sorabiliyor. Birçokların dediği gibi Matrix öncüsü olarak yaşadığımız hayat ne derece gerçeklik fikrinden yola çıkarken alttan alta da bize dayatılanı sorgu sual etmeden kabul etme durumunu da eleştiriyor film. Bize sunulan ve kendimiz gerçekten istiyormuşuz gibi yaşamamız istenilen hayatın akışına o derece kaptırmışız ki hayat boyu güneş doğmasa, sürekli gece yaşasak bile bunu sorgulamayacağız fikri var. Bu filmde kullanılan fikirlerin bir takım yaradılış teorilerinden de alındığını duymuştum ve şöyle bir göz attım da evet birçok esinlenme var.

Bu esinlenmeler çok güzel tabi ki. Yönetmen Alex Proyas kendinden önceki felefi düşüncelerden ve teorilerden etkilenmiş ama Wachowski kardeşler direk Alex Proyas'tan etkilenmiş. Ben ilkini tercih ederim. En azından ışıkları daha güzel olmuş.

The Tracey Fragments

Çok zaman önce Yiğit bir film festivalinde izleyip de bana bahsetmişti bulursan izle kesin diye bu filmi. Bu güne kısmetmiş. Geç olması hiç izlememekten iyidir. The Tracey Fragments; canım ciğerim, pek sevdiğim, aşık olunası insan Ellen Page'in 2007'de oynadığı, pek bilinmeyen sadece festival çevrelerinde adını duyurmuş filmi. Ellen Page'in film boyunca görünmediği 1 saniye yok sanırım ve gerçekten de filmin az sonra değineceğim en önemli yönü olan kurgusundan sonra en güzel şeyi. 20 yaşında bir oyuncu olarak müthiş bir olgunluğun yanına kattığı çocuksulukla oynuyor 15 yaşındaki Tracey Berkowitz'i. Oyunculuğun göze battığı hiçbir yer yok ve zaten aynı yıl oynadığı diğer film Juno'yla da ne kadar iyi olduğunu ispatlamıştı Ellen Page.

Filmin en dikkat çekici ve en önemli yönüne gelirsek, daha önce hiçbir filmde görmediğim ve kolay kolay görebileceğini sanmadığım kurgusu. Bir sinema filminden çok bir video art çalışması gibi işlenmiş film. Kısaca özetlemek gerekirse öncelikle filmin akışı doğrusal değil. Tracey'nin hayatından bir takım kesitler izliyoruz ve bunları ancak filmin sonunda doğrusal bir çizgiye oturtup olay akışını anlayabiliyoruz. Bunun dışında film sadece 75 dakika fakat bittiğinde sanki 4-5 saatlik film izlemiş gibi hissediyorsunuz. Ekranın tek kare olduğu anlar o kadar az ki. Sürekli ekran birden fazla boy boy kareye bölünüyor ve her karede bazen farklı sahneler bazen de aynı sahnenin farklı açıları ya da sahnenin içinden detaylar görünüyor. Bir yandan konuyu takip edip hangi karenin asıl izlemeniz gereken olduğunu şaşırırken insanın gözü de haliyle diğer karelere kayıyor ve inanılmaz bir imaj bombardımanına tutuluyor beyniniz.

Bu değişik kurgu tekniğinin sadece filme biçimsel bir yenilik katmak amaçlı kullanılmadığını düşünüyorum. Ekranda gördüğümüz çeşitli imgelerle ve detaylarla o anda sahnenin duygu yoğunluğu neyse, Tracey Berkowitz ne hissediyorsa biz de o duyguya ve hislere daha kolay girebiliyoruz. Bir nevi bilinçaltına ve bilinçüstüne hücum. Tam olarak düz bir bilinçle izleyemedim filmin tamamını. Fakat algılarım o kadar açılmış ki bunca imgeyi gördükten sonra filmin sonunda resmen 15 yaşındaki Tracey'nin hissettiklerini 22 yaşındaki Mehmet olarak tam manasıyla anladım. Bunu da sanırım bu kurgu tekniğine borçluyuz.

Bruce McDonald daha önce adını hiç duymadığım Kanadalı bir yönetmen fakat bu filmden sonra aklıma takip edilecek yönetmenlerden biri olarak girdi Bruce ağabey. Siz de merak ediyorsanız The Tracey Fragments'ı izleyerek başlamakta fayda var.

al eline kuponu ara nalkaponu

Güzel bir pazar günü geçirmek için en iyi yerlerden biri Veliefendi Hipodromu. Gazi Koşusu olduğu için yaşanan kalabalık olmadığında daha da güzel olur. Zaten Veliefendi'deki kadar güzel insanın toplandığı yerin az olduğunu bir iki yıl önce deneyimlemiştik. Güzel insanların yanında da tabi haliyle her tarafta dünyanın en güzel hayvanı olunca keyif almamak imkansız. Hele bir de uzun zamandır oynadığınız ilk altılıyı tutturmak ayrı bir zevk. Tüm safkanların ayakları düz bassın diyor başta Live Well ve Selim Kaya olmak üzere bize para kazandıran tüm atları ve jokeyleri yanaklarından öpüyorum.

Dark City

Yeni bir Benjamin Button vakasıyla karşı karşıyayım. The Curious Case of Benjamin Button'ı da ne kadar güzel film olsa da 3 seferde izleyebilmiştim. Şimdi de aynı durum Dark City'de oluyor. 1998 yapımı bu güzel bilimkurgu filmini 2. seferde de bitiremedim. Gerçekten sevdim filmi. Özellikle görüntü yönetmenine hayran oldum, konu da gayet ilgi çekici ama işte iki seferdir birkaç saniyelik uyuklamalar yaşadığımı farkedince kapatıyorum. 3te bitecek kararlıyım.

 


Templates Novo Blogger 2008